Hrant Dink’in Ermeni kimliği üzerine yazdığı, 301. maddeden ceza almasına ve öldürülmesine sebep olan yazı dizisinin tamamı Koxuz.org‘da var.
Hrant Dink’e hain damgası vuran cahil faşistler 15 dakikalarını ayırıp sindire sindire yazıyı okuyup anlasalardı belki de kendisi şu anda hala hayatta olacaktı, belki de 301. maddeden hüküm giymenin ayıbını yaşamayacaktı.
Yazının tamamını okuduysanız aşağıdaki satırların aslında toplumda lanse edildiği gibi Türklüğe hakaret etmediğini siz de anlayacaksınız.
“Türk”ten boşalacak o zehirli kanın yerini dolduracak temiz kan, Ermeni’nin Ermenistan’la kuracağı asil damarında mevcuttur. Yeter ki bu mevcudiyetin farkında olunsun.”
Siz yazıyı yine de okuyun da ben dizinin sekiz kısmını da okuduktan sonra yukardaki cümlelerden ne anladığımı söyleyeyim. Yazının önceki kısımlarında Hrant Dink diasporadaki Ermeniler’in kendi kimliklerinin soykırımın Türkiye’ye kabul ettirilmesi üzerine kurduklarını, dünyanın dört bir yanına dağılmış Ermeniler’in ortak payda olarak bunu benimsediklerini söylüyor. Sonra da bunun yerine Ermeniler’in kendilerine ortak payda olarak Ermenistan devleti ile bağ kurmaları ve Ermeni kimliğinin bu metodla yeşertilmesi gerektiğini belirtiyor.
Yukardaki cümlelerin tam olarak açıklaması dolayısıyla şöyle:
Ermeniler’in kendi kimliklerinin Türk’ten (Türkler’e soykırımın kabul ettirilmesinden) bağımsız olması lazım. Bu soykırımı kabul ettirme inadının (yani zehirli kanın) yerini dolduracak daha müspet daha yapıcı bir kimlik tanımını (yani temiz kanı) Ermeniler Ermenistan’la kuracakları bağlarda aramalılar.
Benim açıklamamı beğenmeyen açsın kendisi okusun, kendisi anlasın. Ama illa ki birine “vatan haini” damgası vurmadan önce bir 15 – 20 dakika ayıralım, okuyalım, anlayalım, kibarlıktandır.
Not: Rakel Dink’in Başbakana yazdığı mektupla ilgili yazıya burdan ulaşabilirsiniz.
Ezginin Günlüğü’nden Dönüş şarkısının sözleri:
Pencereden kar geliyor Aç gözünü dünya Uzaklarda bir kör iskele Eski bir mavna Garip ömrüm düş görüyor Yaz yazabilirsen Avucumda bir kurşun kalem Bir beyaz sayfa Ansızın içimden bir gökyüzü Kanatlanıp uçuyor Ağacında bir küçük kuş Dünyamız yıkanmış durmuş Birader şırnak tan dönmüş Vay geliyor Bir sebebi yokken Durup durup durup durup gülüyor Boğazımda kör düğüm var Çöz çözebilirsen Kapılarda sır fısıltılar İsmini söyler Geceler dostun mu oldu Yum gözünü dünya Gözlerinden uyku kuşları Uçtu mu birader Kar beyazı aklı gidip gidip gidip gidip geliyor Adımı sordum unutmuş Türküsünü dağlar yutmuş Düşünde gerçek tutuşmuş Vay yanıyor Hiç sebebi yokken durup durup durup durup gülüyor
Çok küçükken TRT’de bir dizi görmüştüm. Bulgar Türkleri’nin karşılaştığı haksızlıkları anlatıyordu. Topu topu iki sahne hatırlıyorum diziden, birinde Bulgar doktor Bulgarca bilmeyen hastanın tercüman kullanmasına izin vermiyor, derdini Bulgarca anlatamazsa tedavi olamayacağını söylüyordu. Diğerinde de Türk bir öğrenciyi Bulgar çocuklar okulda dövüyorlardı.
Artık üstünden onca yıl geçmesine rağmen nasıl aklıma kazınmış bu iki sahne bilemem. Burdan yola çıkarak birçok Bulgar Türkü’nün Türkiye’ye göçmesine sebep olan, Türk halkını ve TRT’yi çok kızdıran komünist Bulgar hükümetinin politikalarına bir bakış atalım, sonra da takkeyi elimize alıp bir düşünelim…
Bulgaristan hükümetinin asimilasyon politikaları uyarınca:
Şu anda Bulgaristan’daki durum mükemmel değil ama Türkler’in hakları konusunda epey iyileştirme yapılmış. Türkler’in Bulgar parlamentosunda kendi partileri ve 15-20 tane milletvekili var, Bulgaristan’da Türkçe çıkan 7 adet gazete var. Türkler’in yoğun olarak yaşadığı bölgelerde okullarda Türkçe dersleri var. İsim konusundaki sınırlamalar kalktı.
Peki ya Türkiye’deki azınlıklar? BulgaristanTürkçe’yi Türkçe isimleri yasakladığında bizde kıyamet koparken Kürtçe isimler yasaklı değil miydi? Onu geçtim daha iki hafta önce Kürt partisi meclise giremesin diye pusulalarla aşağılık oyunlar oynanmadı mı? Kürtçe gazeteler, okulda Kürtçe dersleri uzun vadede bile olası görünmüyor. Biraz da iğneyi kendimize batıralım artık.
Milliyet’te Ankara’daki patlamaya dair bir haber daha çıktı. Anafartalar Çarşısı’nın açılışındaki bayrak gösterisine dikkat çekilen haberin başlığı da süper “Teröre En Sert Cevap”. Daha sonra yıkılmadık ayaktayız naralarıyla devam ediyor haber.
Belki biraz fazla derine inmek olacak ama haberin başlığı bence Türkiye’nin terör çıkmazını en güzel şekilde açıklıyor. Teröre yaklaşım olarak sürekli etki – tepki prensiplerine göre hareket ediliyor. Terör eylemlerine karşı millet cevap veriyor, yıkılmadık ayaktayız, biz sizden daha fazlayız daha güçlüyüz deniyor. Peki bunlar teröristlerin bilmedikleri gerçekler mi? Anafartalar Çarşısı’nda kendisini patlatan adam çarşının yeniden açılışında binlerce kişinin Türk bayraklarıyla donanacağını tahmin etseydi eyleminden vazgeçer miydi acaba?
Türkiye’nin büyük çoğunluğu teröre en güzel cevabın terörü ortaya çıkaran koşulları ortadan kaldırmak olduğunu anlamıyor. Tam tersine devlet teröristin restini görüp, arttırıyor, polise süper yetkiler veren kanun tasarısını meclise sürüyor.
Ankara Belediye Başkanı Melih Gökçek’in sözleriyle bitirelim, artık elim gitmiyor yorum yapmaya sadece koyu harfleri ekledim, anlayan anlar.:
“Milleti bölmek amacıyla Kürt, Türk, Çerkez diyenler var. Can vermeye hazır olduğumuzu beyan edeceğiz. Bugün burada birlik ve beraberliğimizi en güzel şekilde gösteriyoruz. İktidar, muhalefet burada teke tek yürekleri atıyor. Teröristler düşünsün, anarşiye karşı iktidar ve muhalefetle yek vücuttur.Esnafımıza destek olalım. Alışveriş yapalım, moral verelim.”(ANKA)
19 Mayıs’ın anlam ve önemine dair bir yazı da Bianet.org’dan: Stadlarda Atatürkçü Ritmik Jimnastik.
Bianet’ten alıntı haber: Diyarbakır mahkemesi Mehmet Şerif Avşar’ın cinayetinden dolayı 30 yıl hapis istemiyle yargılanan eski uzman çavuş Gültekin Sütçü’nün askeri mahkemede yargılanmasına karar verdi. Olayın detayları bu sitede var.
Konuyla ilgili ayrıntıları araştırdım. Şerif Avşar 1994′te evinden 5 köy korucusu ve Mehmet Mehmetoğlu tarafından alınmış. Bu arada yedinci bir kişi emir veriyormuş bu gruba. Daha sonra JİTEM merkezi olarak bilinen Saraykapı jandarma karakoluna götürülen Şerif Avşar, bir süre sonra Diyarbakır dışına çıkartılıyor. Cesedi de Lice yolunda bulunmuş daha sonra.
Olaydan iki hafta sonra tutuklanan köy korucuları yedinci kişinin Gültekin Sütçü olduğunu söylemişler. Bu arada Gültekin Sütçü yurt dışına kaçmış. Köy korucularından bir tanesi adam öldürmekten 20 sene diğerleri de adam kaçırmaktan 6 sene 8 ay hapis cezası almışlar. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Türkiye’yi Şerif Avşar’ın can güvenliğini koruyamadığı ve Gültekin Sütçü’yü bulamadığı için 150 bin sterlin cezaya çarptırmış.
Gültekin Sütçü 2006′da Bulgaristan’dan Türkiye’ye giriş yaparken yakalanıyor. Daha sonra çıkarıldığı mahkemede askeri mahkemede yargılanmasına karar veriliyor. Evinden bir vatandaşı alıp götürüp kafasına sıkan bu katili bile sivil mahkemede yargılayamıyorlar. Adeta askerin yasadışı eylemleri için davetiye çıkarılıyor, siz yapın birşey olmaz, biz sizi koruruz deniyor. Geçenlerde de Yüksekova olaylarının bombacı sanıkları için aynı karar verilmişti.
Milliyet’in haberinden:
“9. Kolordu Komutanı Korgeneral Nejat Bek, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın bir hafta önce yaptığı toplu açılışlar nedeniyle AKP’li Büyükşehir Belediyesi’nin sokak ve caddelerini bayraklarla donattığı Erzurum’da bu kez bayram nedeniyle yeterince bayrak asılmadığı gerekçesiyle tepki gösterdi.
Bek, AKP Erzurum Milletvekili Mustafa Ilıcalı ile birlikte tören alanına gelen Büyükşehir Belediye Başkanı AKP’li Ahmet Küçükler’e “Bir tane Türk bayrağı yok caddelerimizde. Burada bütün bayraklıklarımız var. Hiçbirine bayrak asılmamış. Bu bayram bizim değil mi?” diye sordu. Küçükler’in “Şehirde bayrak var” demesi üzerine Bek çevresindekilere dönerek, “Lütfen bir bakın şu caddelere. 19 Mayıs bu. Her şey eksik olur da, bu eksik olmaz” dedi.
Vali Celalettin Güvenç de Bek’in sözlerine karşılık vermeden töreni başlattı. İtfaiye Müdürlüğü ekipleri, Bek’in eleştirisinin ardından, Havuzbaşı ile Atatürk Üniversitesi arasındaki caddedeki elektrik direklerine bayrak astı.”
İtfaiyesiden, korgeneraline, belediye başkanına kadar hepinize aferin. Kime neyi kanıtlamaya çalışıyorsunuz? Her taraf silme bayrak olsa açın karnı mı doyacak, Erzurum’un dertleri mi bitecek sanki? İyi kötü sembolik bir kutlama töreni var, ama yetmiyor bazılarına. Üç dört sene önce bir yerlerde bayrak yakıldı diye Türkiye’nin her tarafına bayrak astık da ne oldu? Bayrak yakan 10 yaşındaki Kürt çocuklar birlik beraberliğimizden etkilenip tövbekar mı oldular? Sadece dışardan bakanlar “Türkiye yine çıtlattı” dediler.
Türkiye’deki kutuplaşmadan en çok kim nasipleniyor, bunu bir düşünelim. Eğer dinciler ve rejim karşıtları olmasa, herkes 19 Mayıs’ta bayrağını kapıp, okul yönetimi zorlamadan, stadlara akın etse, o zaman ordu şimdiki kadar rahat hareket edebilir, devlet işlerine karışabilir, bütçeden arslan payını alabilir mi?
Birçok yerde 19 Mayıs törenlerinin ne kadar anlamsız, boş ve iptidai olduğu konusunda yazılar gördüm. Katılmamak elde değil. Uzun uzun izah etmeye gerek yok, kafası çalışan zaten anlar. Sadece şuna baksak yeter, dünyanın insana değer veren medeni ülkelerinin hiçbirinde böyle organizasyonlar yok. Peki nerde var böyle piskopat merasimler? Geri kalmış, faşist, baskıcı, totaliter rejimlerde… Mesela Kuzey Kore’nin meşhur oyunları. Adamlar 19 Mayıs törenlerinin kralını yapmışlar ama demokrasi eksik, insanlık eksik, özgürlük eksik. İşte 19 Mayıs’ın anlam ve önemi.
Semih Saka’nın blog’unda ve birkaç farklı yerde Rakel Dink’in başbakana yazdığı mektubu gördüm. Rakel Dink mektubunun bir noktasında devletin askerinin rahmetli kocası için hain yakıştırması yaptığından bahsetmiş. Sizler için araştırdım, buldum.
Mevzubahis konuşmayı yumurtlayan kişi Giresun Jandarma Bölge Komutanı Dursun Ali Karaduman. Saygısız konuşmasını bir şehit cenazesinde yapmış. Konuyla ilgili habere burdan ulaşabilirsiniz. Bakalım Tuğgeneral Dursun Ali ne demiş?
“Bugün Amerikan Senatosu, Fransız Meclisi, İngiliz Lortları, Avrupa Birliği Parlamentosu, şehidimizi katledenler için bir kınama mesajı göndermedi. Onlar ancak hainler öldüğü zaman kınama mesajı gönderirler.”
Ellerinde Türk bayraklarıyla törene katılan binlerce vatandaş, “Hepimiz Türk’üz, hepimiz Mehmetiz” sloganları attılar.
Kızmayayım, şu blog’da küfür etmeyeyim diyorum, ama sınırlarımı zorluyorlar. Bir kere PKK ile savaşırken şehit olan askerle Hrant Dink arasında nasıl bir bağlantı var? İkincisi Hrant Dink niye hain sayılıyor ve Jandarma Komutanı hangi sıfatla bu açıklamayı yapıyor?
Aklım yettiği kadarıyla açıklamaya çalışayım. Türkiye’nin büyük çoğunluğu T.C vatandaşı olsun olmasın, Ermeniler’den nefret ediyor. Bu ırkçılığın sebepleri belki ASALA, belki Azerbaycan Ermenistan savaşı, belki farklı olandan korkmaya, belki de Türkiye’nin karanlık geçmişine dayanıyor. Ama gerçek olan birşey var Türkiye’de yaşayan azınlıklardan başka hiçbirinin adı “piç” küfürüyle beraber tamlama oluşturmuyor. Kürt milliyetçisi Apo’ya bile “Ermeni piçi” diye sloganlar atılıyor. Jandarma komutanı olan kişi de bu nefretten nasiplenmiş olacak ki, Hrant Dink ile arasına koyduğu mesafeyi, Hrant Dink’in katilleri ile kendisi arasına koyamıyor, koymak istemiyor. Çünkü içten içe onaylıyor bu katliamı o da, Türkiye de.
Mayıs 2008 Edit: Bu arada öğrendim ki Dursun Ali Karaduman emekli olmuş.
Milliyet’te şöyle bir haber gördüm. Polis birkaç genci karakola götürüp dövmüş, daha sonra hastaneye götürüp tekrar karakola getirip tekrar dövmüş, gençleri hastanelik etmişler. Olayda dikkat çeken birçok unsur var. Öncelikle gençler hakkında bir şikayet yok, dava yok, tutuklama yok. Polis kafasına estiği için adamları bir güzel benzetmiş.
Şaşırdım mı? Elbette hayır. Daha 1 Mayıs’ta yemek yiyenlere tokat atan, göstericileri yerlerde sürükleyen polislerin görüntüleri hala taze hafızamızda. Onu da bırakın Manisa’da gençlere akla hayala gelmeyecek işkenceleri yapan, Metin Göktepe’yi katledenler de bu mesleğin mensupları.
Peki neden oluyor bunlar? Bence birkaç ana sebebi var. Birincisi kimse bu olaylardan sorumlulara gereken cezanın verilmesini istemiyor, devletin işine gelmiyor. Polis teşkilatı içinde bir sürü hayvanı barındırmasına rağmen imajına leke sürdürmüyor. Bunun dışında bir baltaya sap olamamış ve kendi egolarını tatmin etmek isteyen güç ve iktidar meraklıları arasından polis olmayı seçenler var. Karakter bozuklukları kanunsuzlukla birleşince bildik manzaralar ortaya çıkıyor. Bence polis akademisinde herşeyden önce kişilik testi yapılmalı.
İşin acısı polisten hastanelik olacak kadar dayak yemiş birkaç tane tanıdığım var. Kimi trafikte kimi maçta kurban gitmiş faşist polise. Bunlar münferit olaylar ama, bir takım çevreler Türk polisi üzerine hain oyunlar oynuyor. Evet evet, sorun burda bence de.
Radikal’in haberinden yola çıkarak olayları hatırlayalım. 9 Kasım 2005′te Şemdinli’de Umut Kitabevi bombalanmış, bir kişi ölmüş, bir kişi yaralanmıştı. Eski bir PKK üyesine ait olan kitabevindeki patlamadan sorumlu olarak Astsubaylar Ali Kaya ve Özcan İldeniz ile bir PKK itirafçısı vatandaşlar tarafından yakalanmıştı. Bakalım sonra ne oldu…
Van savcısı Ferhat Sarıkaya sanıklar hakkında iddianame hazırladı. Askeriyenin tepkisi üzerine Sarıkaya soruşturmaya tabii tutuldu ve meslekten uzaklaştırıldı. İddianameyi paraf eden Van Başsavcısı Kemal Kaçan da Trabzon’a mahkeme üyesi olarak atandı.
“Hırsız evin içinde” diyen Emniyet İstihbarat Daire Başkanı Sabri Uzun görevinden alındı.
Van 3. Ağır Ceza Mahkemesi sanıkları 39′ar yıl hapse mahkum etti.
Ve sonra beklenen sonuç geldi. Yargıtay kararı hem usul hem esas yüzünden bozdu ve davaya askeri mahkeme baksın dedi. Bakalım Yargıtay ne buyurdu:
“Asker olan sanıkların terör örgütünün işlediği suçlarla aynı suçu işlediklerine ilişkin nitelendirme hayal gücünün de ötesinde tamamen varsayımlara dayalı, hukuki değerden yoksun düşünceye dayanmaktadır.”
Kararda, “asker olan sanıklara atfedilen eylemlerin terörle mücadele görevleri kapsamında olması” nedeniyle iddiaların doğruluğunun sivil değil, askeri mahkeme tarafından değerlendirilmesi gerektiği kaydedildi.
Öncelikle eski PKK’lı olsun olmasın, bir Türkiye Cumhuriyeti’nin vatandaşının iş yerini bombalayan ve cana kıyan bu adamların yaptıkları terörün daniskası. Bunu asker kimliklerini ve TSK ekipmanını kullanarak yapmaları ise dehşet verici. Ve bütün bunlardan sonra adaletin çarkları işlerken Genelkurmay’ın olaya etki etmesi, bombacı katil askerlerine arka çıkması apayrı bir utanç kaynağı.
Yargıtay ne demiş bir bakın. Asker sanıklara atfedilen eylemlerin terörle mücadele görevleri kapsamında olması dolayısıyla askeri mahkeme baksın diyor… Aslında cümle çok basit. Eski bir PKK üyesinin iş yerinin bombalanması terörle mücadeledir demeye getiriliyor. TSK da olayı böyle görüyor ve personeline destek veriyor.
Bir kez daha ne desem boş. Bakalım Yargıtay kararından sonra Van Ağır Ceza Mahkemesi ne karar verecek?
![]() |
Basın Orhan Pamuk’un Cannes Film Festivali jürisinde yer almasından bahsetti ve beni yine kederler sardı. Orhan Pamuk sonuçta iyi bir yazar ve Türkiye’nin yetiştirdiği önemli düşünce adamlarından bir tanesi. Ama Türkiye ne yaptı? Ermeni soykırımı ile çoğunluğun ve devletin |
resmi duruşuna ters düştüğü için adamı yerden yere vurdu. Bir yabancı dergiye verdiği röportajdan dolayı mahkemelerde yargıladık. Bununla da kalmadık, laz Trabzon’dan çıkma liseyi bitirememiş üç dört tane yontulmamış magandanın Pamuk’u korkutup ülke dışına çıkmaya zorlamasına izin verdik. Ve insan gibi insan kıtlığı çeken ülkemizden bir değeri daha kaçıdık.
Ülkücüler faşistler kına yaksın. Kalanlar da Eurovizyon’da kim bize oy verdi kime biz oy verdik, bir oyunlar, bir komplo teorileri… Hayat geçip gidiyor işte. Orhan Pamuk’u Nobel’i boşver sen, Shake It Up Şekerim…
AKP’nin seçim tarihini halkın belli bir kesiminin tatile çıktığı temmuz ayına denk getirmesi oyunun sadece ilk ayağıydı. CHP ve diğer partiler bu karara karşı çıktılar. Mantık basit, Türkiye’de tatile gidenler ekonomik durumu biraz daha hallice olanlar, AKP’nin kalesi sayılan düşük gelirli kesim tatile gitmediği için AKP’nin oy oranı suni bir şekilde artacak.
Eskiden ayrı basılan ve seçmenlere önceden dağıtılan bağımsız aday pusulaları şimdi diğer parti ve bağımsız aday isimleriyle beraber aynı pusulada yer alacak. Okuma yazma bilmeyen Kürt seçmenler eskiden, oy verecekleri bağımsız adayın pusulasını temin edip oy atarken, bu sefer 15-20 parti ve en az bir o kadar da bağımsız aday ismi listeleyen pusulada kendi adayını bulmak zorunda kalacak.
Ve asıl can alıcı noktaya geliyorum. Türkiye’de laik, demokratik, Atatürkçü geçinen, İstanbul’da Ankara’da İzmir’de meydanları Türk bayraklarıyla dolduran bir kesim var. Ama ilginçtir ki bu kesim kendine rakip gördüğü grupların önünü kesmek için anti-demokratik oyunlar oynanmasından hiç ama hiç rahatsız olmuyor. Aslında bakarsanız, AKP yandaşları ve dinciler bir yanda, bu bayrak hastaları bir yanda, aynı madalyonun iki farkı yüzü aslında. Söylemleri farklı ama yaklaşımları aynı oranda faşist, baskıcı, anti-demokratik ve cahil.
Yeni ogrendim, 1989′da Cizre’nin Yesilyurt koyune gelen jandarmalar, koyluleri dovup iskence ettikten sonra insan diskisi yedirmisler. 1994′te sonuclanan AIHM davasi sonucu 6 koylu 9′ar milyar tazminat almis. Olayin taniklarindan bir tanesi de Diyanet’in koye atadigi Konyali bir imam. Olayla ilgili Evrensel gazetesinden bir alinti:
“1989 yılının 14 Ocak’ı 15 Ocak’a bağlayan gecesinde Cizre’ye 7 km. uzaklıktaki Yeşilyurt köyünde Jandarma Tabur Komutani Binbaşı Cafer Tayyar Çağlayan yönetimindeki operasyonda köylülere insan dışkısı yedirilmişti. Yeşilyurt köylülerinin uzun uğraşları sonucu açılan davada dışkı yedirme olayını reddeden Çağlayan “kötü muamele” nedeniyle 3 ay hapis cezasına çarptırılmış, bu ceza da paraya çevrilerek ertelenmişti. Mahkemelerin reddettiği dışkı yedirme olayı nedeniyle köylüler Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvurmuş, AİHM mahkûm ettiği Türkiye’nin köylülere 300’er bin Fransız Frangı ödemesini kararlaştırmıştı. Olayın açığa çıkıp tartışıldığı dönemde ANAP hükümetinin İçişleri Bakanlığı’nı yapan Abdulkadir Aksu, dışkı yedirilmesini “Olacak o kadar” sözleriyle değerlendirmişti.”
Abdulkadir Aksu’nun vukuatlari bununla da kalmamis, Aksu’nun insan haklari sicilini burdan takip edebilirsiniz. Aksu’nun laflari birsey mi? Bir de burdan yakin:
“Güneydoğu’da unutulmayanlar” adlı bir kitap yazan korgeneral Hasan Kundakçı, kendisine kitabıyla ilgili röportaj yapan millyet muhabirinin; “kitapta hep bölge halkına çok iyi davranılıyor. asla şiddet uygulanmıyor, mağdur edilmiyor, diye özellikle vurguluyorsunuz. peki aihm’de süren işkence davaları, köy yakma suçlamaları neydi?” diye soruyor ve korgeneral kundakçı’dan bir iki örnek istiyor. röportaj şöyle devam ediyor: “mesela yeşilyurt köyündeki dışkı yedirme olayından bahsediyorum…”
“…o olayı ben sonradan araştırdım. öyle yedirme medirme yoktur. laf olarak, yarı şaka ile söylenmiştir. bu olayın gerçek payı yoktur, yedirme yoktur, öyle şaka ile karışık söylenmiştir. oradaki insanlarla da zaman zaman oturulur, insansınız, bazen şakalaşacaksınız, birbirinize takılacaksınız. biz onlara takılıyorduk, şaka yapıyorduk, onlar da bize.”
Asil sakanin kendisi sensin Hasan efendi, esek sakasisin sen bu millete yapilmis…
Abdullah Ocalan 15 Subat 1999′da Yunanistan konsoloslugundan Nairobi Havalani’na giderken yakalanmisti. Wikipedia’ya Apo’nun ustunden cikan Guney Kibris pasaportunun resmini koymuslar. 1953 Lefkose dogumlu Lazaros Mavros diye geciyor…
Heralde Yunanistan ve Güney Kıbrıs yönetimi bu faka basmalarından sonra terör konusunda pek konuşmazlar. Zaten bundan çok öncelerinde bile yakalanan teröristler Yunanistan’da eğitim aldıklarını itiraf ediyorlardı, Yunanistan da sürekli reddediyordu. Herkesin rengi belli olmuş oldu böylece.
Not: Hollandalı bir gazetecinin PKK kampında Apo ile ilgili anılarını okumak için buraya tıklayın