Saldıray'dan Memleket Manzaraları

İlker babaya az ulus devlet az pilav

Sep 25
3 Yorum

Birleşmiş Milletler toplantısı vesilesiyle tam da kendimi Myanmar’ın içler acısı durumuna kaptırmıştım. İnternetin, uydu anteninin, yabancı yayınların yasak olduğu, askerin yönettiği Myanmar’ın cuntasına lanet okuyup budist rahiplerinden peşine takılmışken Kara Harp Okulu’ndan gelen haberler yine beni çileden çıkardı.

Artık bu konularda pek yazmak da istemiyorum, çünkü hep aynı şeyleri söylemekten sıkıldım. Öğrendiğim, okuduğum, edindiğim bilgilerin ışığında Türkiye’de askeriyenin durumuna başka bir yorum getiremiyorum çünkü. Hep temcit pilavı gibi aynı konular, aynı yorumlar, aynı fikirler. Ben de hep aynı karşı fikirleri öne sürüyorum ama değişen birşey yok, it ürüyor, kervan yürüyor.

İlker Başbuğ konuşmasında TSK’dan görmeye alıştığımız en güzel motiflerden bir derleme yapmış. Hemen teker teker bu unsurları ele alarak biraz analiz yapmaya çalışalım.

Öncelikle Başbuğ konuşmasının konusunu “Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesinin temel unsurlarını oluşturan ulus devlet, üniter devlet ve laik devlete yönelik tehdit ve risklerin değerlendirilmesi” olarak seçmiş. Hiç şaşırmadım… Özellikle tehdit ve risk kelimelerinin seçilmiş olmasına dikkat edelim. Ortada bir tehlike olması lazım ki ordu kendi varlığını, masraflarını, ülke siyasetine karışmasını makul gösterebilsin. Bu tip risk veya tehditlerin olmadığı bir ortamda zaten orduya gerek kalmaz, ve hiçbir komutan da tartışması yapılan anayasa tasarıları üzerine resmi fikir bildiremez. Dolayısıyla TSK’nın Türkiye’yi diken üstünde tutma politikasının biz uzantısıdır bu konuşmanın konusu da. Hatta eskilere uzanıp Milli Güvenlik dersi kitabımın Türkiye’ye yönelik tehditlerden bahseden ünitesi geldi aklıma. Ermenistan, Yunanistan, Iran, Irak, Suriye, Türkiye’ye komşu olan olmayan ne kadar ülke varsa hepsi tehdit olarak gösteriliyordu. Bu bilinçli hareketin maksadı bugün George Bush’un ABD’de yaptığı gibi korku polikası üzerinden destek kazanmaktan farklı değil. Maalesef “dediğimi yapmazsanız başınıza böyle kötü şeyler gelir” demek halka mantıklı bir açıklama sunmaktan her zaman daha kolay ve etkili oluyor.

Devam edelim. Sonra İlker Başbuğ terörle mücadelenin nasıl yapılması gerektiğinden dem vuruyor… Ve bakalım şaşırtıcı bir şekilde ne diyor:

Burada önemli olan nokta, ulusal ve uluslararası yasa yapıcıların, insanların temel hak ve özgürlüklerini gözetirken, onların güvenliklerini ve yaşama haklarının korunmasını da aynı derecede gözetmek zorunda olduklarıdır.

Türkiye, terör tehdidi altında olan ve terör olaylarıyla yaşayan bir ülke.İnsanların temel hak ve özgürlüklerinin gereksiz yere kısıtlanması nasıl kabul edilemezse, bu hak ve özgürlüklerin teröristler tarafından istismar edilmesi de kabul edilemez.

Yine Bush’un 2001 senesinde Patriot Act adı verilen terörle mücadele adına kişisel özgürlükleri kısıtlayan yasasına benzer bir yaklaşım sergilemiş İlker Başbuğ. Ama Başbuğ öyle bir dillendirmiş ki olaya dışardan Türkiye’yi bilmeyen biri baksa, kişisel hak ve özgürlüklerimiz o kadar sınırsız, insan haklarına o kadar saygılıyız ki teröristlere karşı düzgün mücadele edemiyoruz zanneder. Olağanüstü Bölgeler’le, Devlet Güvenlik Mahkemeleri’yle, kitapçılara atılan bombalarla, evinden alıp infaz edilen şüphelilerle, köy yakmalarla, işkencelerle istediğimizi elde edemedik, biraz da müsamaha gösterin artık, terörle mücadelemizde azcık önümüzü açın demek istiyor heralde Başbuğ.

Sonra Başbuğ Kuzey Irak’taki gelişmelere değinmiş:

Irak’ın kuzeyindeki oluşum ve gelişmelerin bu bölgedeki Kürtlere tarihte hiç olmadığı kadar siyasal, hukuki, askerî ve psikolojik güç kazandırdığı da diğer bir gerçektir. Ayrıca bu durumun, vatandaşlarımızın bir kısmı üzerinde yeni bir aidiyet modeli yaratabileceğine de dikkat edilmelidir.

Peki vatandaşlarımızın bir kısmı (Kürtler) üzerinde neden yeni bir aidiyet modeli yaratsın Kuzey Irak’ta kurulan bir devlet? Kürt vatandaşlarımız 80 senedir bu devletin sınırları içinde yaşamıyorlar mı? Çoğu Türkçe’yi anadilleri gibi bilmiyorlar mı? 80 senedir Türkiye Cumhuriyeti bu vatandaşları kendine bağlayabilmekte bu kadar mı beceriksiz oldu, onları devletten bu kadar mı soğuttu ki, 80 sene sonra Irak’ta peydah olan yeni bir ülkeye heves etsinler. Eğer böyle bir istek varsa, bu sadece ve sadece Kürt vatandaşlarının karnını bile doyurmayı beceremeyen, onların dillerini, kültürlerini, yeri geldiğinde isimlerini bile yasaklayan Türkiye Cumhuriyeti’nin ve buna destek çıkıp çanak tutan TSK’nın ayıbıdır.

Sonra Başbuğ şöyle demiş:

Ne gariptir ki, dün olduğu gibi bugün de, laiklik karşıtı hareketlerin ve etnik milliyetçilerin öncelikli ve ortak bir hedefi vardır. O da ulus devlet yapısıdır.

Başbuğ’un bu sözlerindeki amacı kestirmek zor değil. Laiklik karşıtlarını ve Kürtler’in demokratik haklarını savunanları aynı kefeye koyarak TSK’nın düşmanlarını aynı kefede topluyor. Bu iki grubu birbirleriyle ilişkilendirerek ikisinin de kötü yanlarının birbirlerine bulaşmasını istiyor. Böylelikle laiklik karşıtı birisi aynı zamanda terörist destekçisi veya bir Kürt hakları savunucusu aynı zamanda bir şeriatçıyla aynı kefeye konulabilecek.

Başbuğ daha sonra Türkiye’nin kafası çalışan, düşünen, bağımsız, korkmayan aydınlarına da mesaj veriyor. Adeta bir Yasin Hayal edasıyla “akıllı olsunlar” diyor:

Özellikle başta aydınlar olmak üzere herkesin; yaşanmakta olan fikir anarşisi içerisinde toplumun gerçek yapısını ve sorunlarını öğrenmek yerine, kendilerine dayatılan fikirler doğrultusunda hareket etmede çok dikkatli ve duyarlı olması gerekmektedir.

Başbuğ konuşmasının ilerleyen bölümlerinden -olmazsa olmaz- Atatürk’ten alıntılar yaparak, anayasa tartışmalarında önemli yer tutan anadilde eğitim konusuna değinmiş:

Dil. Atatürk Türk dilini şöyle tanımlamaktadır:
“Türk dili, Türk ulusunun kalbidir, zihnidir.”
“Millî duygular ile dil arasındaki bağ, çok kuvvetlidir. Dilin millî ve zengin olması,millî hissin gelişmesinde başlıca etkendir.”
“Dil yaşayan bir varlıktır ve korunmaya muhtaçtır. Dilini kaybeden bir ulus, her şeyini kaybetmeye mahkûmdur.”

Atatürk’ün zamanında çoğu yazdığını bugün okuduğumuzda pek birşey anlayamadığımızı, ve yine Atatürk’ün Güneş Dil Teorisi gibi saçma sapan bir olaya öncülük ettiğini düşünürsek, kendisinin dil konusunda yazdıklarını pek kaale almayacağım. Ama Türkiye’de bir konuda doğruluğumuzu ispat etmenin en kolay yolu Atatürk’ü kendi tarafımıza çekmek. Böylelikle her türlü itiraz yolu kapanıyor, size karşı çıkanlar Atatürk’e karşı çıkmış gibi oluyorlar. Ne de olsa Türkiye’de Allah’a karşı çıkılır da Atatürk’e karşı çıkılmaz.

Başbuğ devam ediyor:

Türkçenin dışında, bazı etnik grupların kendi dillerini öğrenmek istemelerini kabul etmek ve bu isteğe saygı göstermek farklı bir durumdur; bu dillerde eğitim ve öğretim yapılmasını kabul etmek ise, çok başka bir durumu ifade eder. İkincisini ulus devlet anlayışıyla bağdaştırmak mümkün değildir.

Bianet’te geçen bir yazıda çok mantıklı soruyla cevap verilmiş üstte yazanlara. Madem kendi dillerini öğrenmek Kürtler’in bir hakkı, okulda öğrenmezlerse nerde öğrenecekler bunu. Almanya’da Bulgaristan’da azınlık halinde olan Türkler kendi dillerini öğrenebiliyorlar ama Kürtler hala yasaklı hep yasaklı.

Son olarak Başbuğ Atatürk milliyetçiliği tartışmalarına da şöyle bir açıklama getirmiş:

Atatürk, milliyetçilik anlayışını en veciz şekilde şöyle ifade etmiştir: “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına, Türk milleti denir.”

Atatürk’ün milliyetçilik kavramında, ırkçılık, etnisite, din ve mezhep ayrımı var mıdır? Atatürk’ün milliyetçilik anlayışında yayılmacılık, diğer ulusları küçümseme var mıdır? O’nun milliyetçilik anlayışından daha birleştirici ve bütünleyici bir anlayış olabilir mi?

Ben mi Türkçe anlamıyorum yoksa Başbuğ kasten mi böyle yorumluyor. Türkiye Cumhuriyeti’ni kuranlara Türk milleti denir sözü TC’nin kurulmasında emeği geçmiş Türkler’i, Kürtler’i, Ermeniler’i ve diğer azınlıkları Türk milleti kefesinde topluyor. Yani azınlıkların kimlikleri yok sayılarak çoğunluğa dahil ediliyorlar, adeta siz de bizdensiniz deniyor. Halbuki Bulgaristan’daki Türkler’e Bulgar milletine dahil edelim sizi derseniz alacağınız cevap çok bellidir. Bu kadar bariz, azınlıklarının farklılıklarını yok sayıp onları Türkler’in dominant duruşuna dahil etmek isteyen bir anlayış nasıl birleştirici ve bütünleyici bir anlayış olabilir peki? Eğer Kürtler ve Ermeniler bir gün “biz ne Kürt ne Ermeni’yiz, biz Türk’üz Türk milletiyiz” derlerse olur… Bunu onlardan beklemek de büyük haksızlık olur.


Amerikalı Askerin Irak Rehberi

Sep 24
5 Yorum

Şimdi nereden bulduğumu tam olarak hatırlayamadığım için link veremeyeceğim ama bir şekilde İkinci Dünya Savaşı’nda Irak’ta görev alacak Amerikan askerleri için hazırlanmış bir kitapçığa rastgeldim.

Zamanın şartları içinde biraz eğlenceli bir dilde yazılmış. Kitapçığın ana fikri Irak halkıyla dosthane ilişkiler geliştirebilirsek Hitler’in oyununu bertaraf ederiz olduğu için askerlere Irak’ta nasıl davranmaları, nelere dikkat etmeleri gerektiği anlatılmış.

Eğer bir 15 dakikanız varsa göz gezdirin, hoşunuza giden birşeyler çıkacağından eminim.  Ben hemen dikkatimi çeken bir iki hususa değineyim.

sf2. Askerlere Irak’ta bulunmanın sadece sayılı Amerikalı’nın eline geçen bir fırsat olduğu ve ellerine geçen bu fırsatı en iyi şekilde değerlendirmeleri söylenmiş. Yıllar sonra “Ben Bağdat’tayken …” diye başlayan hikayeler anlatacakları söylenmiş. Tabii işin ilginç olanı bu ifadeleri alıp günümüze uyarlamak. Acaba kaç asker Irak’ta bulunmalarının kendileri için önemli bir fırsat olduğunu düşünüyordur.

sf8. Gerçi ben takılmıyorum bunlara ama takılmayı sevenler de var. Fırat ve Dicle nehirlerinin Türkiye’nin Kürdistan dağlarından doğduğu söylenmiş.

sf11. Askerlere camilere yaklaşmamaları tavsiye ediliyor. Camiye girerseniz, önce iyi bir sopa yersiniz, sonra da dışarı atılırsınız deniyor.

sf12. Din konusunda muhabbete girmeyin. Kimseyi hristiyanlığa çekmeye çalışmayın, başınıza bela almayın deniyor.

sf17. Askerler uzun uzadıya sokaktan geçen kadınlara yaklaşmamaları, konuşmamaları konusunda uyarılmış. Fahişelerin şehrin belli mahallelerinde yaşadığı ve sokaklarda görülemeyeceği söylenmiş.

sf29. He he bunu günümüz Türkiye’sine de uyarlayabiliriz. El ele yürüyen adamlar görürseniz, kaale almayın, bu eşcinsel oldukları anlamına gelmez denmiş…

sf30. Askerlere son olarak sigaralarını cömertçe dağıtmaları tavsiye edilmiş.


İstanbul Vali Yardımcısı Ergün Güngör’den Yürüyüş Provası Denetimi

Haddim olmayarak Eleştirel Medya Günlüğü‘nün alanına kaymak zorunda kaldım biraz. Çünkü Milliyet’te karşıma çıkan bir haber yine beni benden aldı. Haberimizin özeti şu:

İstanbul’un düşman işgalinin kurtulmasının bilmem kaçıncı yıl dönümü kutlamaları için yapılacak olan kutlamalarını provalarında Ergün Güngör kız öğrencilerin yürüyüşünü beğenmiş ama erkek öğrencilerin ayak uydurmalarını, hizaya girmelerini pek sindirememiş.

Nerden başlasam bilinmez. Öncelikle şekilden gireyim. Milliyet yine Türkiye’nin en iyi gazetesi olduğunu haberin başlığında imla hatasını yaparak “Prova” yerine “Pova” yazarak göstermiş, sonra “öğrgütlerinin” diye bir kelimeyi de dağarcığımıza armağan etmiş. İkincisi böyle saçma sapan etten püften bir haberin gazetede ne işi var. Sonra gelen sayın vali yardımcısı boş gezenin boş kalfası Ergün Güngör kardeşimize…

Herhalde başka işi yok koskoca vali yardımcısının, öğrenciler nasıl yürüyor diye teftişe gelmiş. Bununla da kalmamış sürekli ikazlarıyla milleti yola sokmuş. Aferin kendisine, gurur duydum. Her ile böyle bir vali yardımcısı gelse, Türkiye uzaya çıkar be. Bakın sonra ne demiş vali yardımcısı:

Vali Yardımcısı Güngör yanındaki öğretmene dönerek, “Aslında çocukların pratik yapma şansı yok, yürüyecekleri bir alanları yok, okul bahçeleri malum, onları askerlik yapmadan asker gibi yürütüyoruz. Asker gibi yürütmemek lazım, vereceksin ellerine bayrağı sivil toplum öğrgütlerinin yürüyüşlerinde olduğu gibi serbestçe yürüteceksin” dedi. Bu konuda basına açıklama yapmayan Vali Yardımcısı Güngör, sözlerini tekrarlayarak, “Çocuklarımızı asker gibi yürütmemeliyiz” görüşünü savundu.

He he terbiyemi bozacağım ama kıçımla gülerim ben bu teklife… Hem asker gibi yürütmeyelim, çünkü paratik yapacak alanları yok diyorsun. Ondan sonra da aslında sivil toplum örgütleri gibi serbestçe yürütelim diyorsun. Madem o kadar sivil madem o kadar serbest meraklısıyız, düşün yakasından çocukların o zaman. Okuluna gitsin millet, eğer tatilse okullar gitsin topunu oynasın, takılsın sağda solda. Senelerdir bacak kadar çocukları zorla güneş altında 19 mayıslarda 23 nisanlarda yürüttük de ne oldu. Elimize ne geçti…

Bu vesileyle 19 mayıs için yazdığım eski bir yazıma da bağlantı vereyim.


General Petraeus’un Yalanları

Sep 24
1 Yorum

General Petraeus
10 Eylül’de ABD’nin Irak’taki kuvvetlerinin komutanı General Petraeus Amerikan Senatosu önünde ifade vereceği gün New York Times’da bir ilan çıkmış. Moveon adlı sivil toplum örgütü New York Times’a tam sayfa ilan vererek General Petraeus’un Amerikan halkına yalan söylediğini iddia etmiş.

“General Petraeus or General Betray Us?” adını taşıyan ilana buradan ulaşabilirsiniz. İlanın yayınlanma gerekçesini ise örgüt yöneticilerinden Eli Pariser televizyonda açıklıyor. Yine aynı sayfada Irak’taki durum üzerine yazılmış bağımsız raporlara ulaşılabilir.İlanda generalin Irak’taki durumun iyiye gittiğine dair iddiaları reddediliyor. Moveon’a göre general 2003 senesinde yine savaşın iyiye gittiğini belirten bir rapor sunmasına rağmen o zamandan bu yana bir gelişme yok. Ayrıca örgüt Irak üzerine bağımsız kişi ve kurumlar tarafından hazırlanan tüm raporlarda durumun kötüleştiği söylenirken General Petraeus’un siyasi amaçları doğrultusunda gerçekleri saptırdığını söylüyor.Irak’taki durumu yakından takip edebilmem mümkün değil ama her gün yüzlerce kişinin öldüğü, can güvenliğinin olmadığı bir ortamda durumun iyiye gittiğini söylemek heralde en iyi ihtimalle yalancılık olur.

Ayrıca Paul Krugman’ın New York Times’da çıkan bu yazısına göre ABD ordusu Irak’taki durumu ölçmek için sahteciliğe kaçan kriterler kullanıyor. Mesela kurşun bir kurbanın kafasının arka kısmından girmişse, bu savaş yüzünden ölenlerin sayısına ekleniyor ama kurşun kurbanın yüzüne sıkılmışsa, o zaman ordu bunu adi suç veya mezhep kavgasına bağlı addedip savaşta ölenler sayısına eklemiyormuş. Aynı şekilde park halinde olan otomobillere yerleştirilen bombalar yüzünden ölenler savaşın faturasına dahil edilmiyor. Böylelikle General Petraeus senatonun önüne çıktığında Irak’taki durumun iyiye gittiğini bir takım rakamlarla destekleyebilecek. Ama artık anlaşıldığı gibi bu rakamların gerçekleri yansıtmadığı ortada.


Posted in ABD, ırak

Türk Kızı Ribery’yi Yendi

Sep 17
3 Yorum

Başlık gazete diye geçinen Milliyet’in haberinden alınma. Alman kanallarından birinde yayınlanan yarışma programında Türk kızı bilmemkim Ribery’yi geride bırakmış. Alman basını Türk kızından övgüyle söz etmiş.

Allah önce akıl fikir versin Milliyet’e, sonra da belasını versin. Bu mudur habercilik anlayışı? Bu mudur ülkeye yön veren dördüncü kuvvetin kullanım alanı.

Haberin üfürükten teyyare olmasını geçtim. Önemsiz haberden bile milli bir pay çıkarılması asıl benim tepemi attırdı. Berlinli güzel Ribery’yi yendi, dolayısıyla Osman İmparatorluğu da mı yenmiş sayılıyor? Berlinli güzelle benim ortak noktam ne ki ben onu yarışmadaki üstün başarısından kendime pay çıkarmalıyım. Atalarımız başkasınınkiyle gerdeğe girilmez demiş ama biz hep başkasının peşindeyiz nedense. Bir iki birşey de kendimiz yapalım demiyoruz.

Üfff be, neyse iyi geldi, sinirimi attım biraz.


Posted in Gündem

İran’ın Kuzey Irak’ı Bombalaması Daily Telegraph’ta

İran ve PKK arasındaki gerginlik üzerine son günlerde yabancı basında çıkan haberlerin bir tanesi de İngiliz gazetesi Daily Telegraph’ta Damien McElroy’un 10 eylül tarihli yazısı. McElroy yazısında PKK lideri Murat Karayılan ile yaptığı röportaja yer vermiş. Haberde öne çıkan ve bence üstünde düşünülmesi gereken bir iki önemli unsur var.

Murat Karayılan ABD işgalinden önce İran ile görüştüklerini ve İran’ın PKK’ya koalisyon güçlerine karşı savaşmaları için teklifte bulunduğunu ve vaatler öne sürdüğünü söylüyor. Özellikle Irak’ın işgalinden önce İran’ın PKK ile arasının sıkı olduğunu biliyorduk zaten. Ama Irak’ın ABD işgaline girmesinden sonra, anlaşılan o ki İran PKK üzerindeki eski tesirini kaybetmiş. Ve hatta biraz da bu ret cevabının etkisiyle İran kuvvetleri Kuzey Irak’taki Kürt bölgelerini bombalıyor.

Haberdeki ikinci ilginç unsur ise muhabirinin Karayılan’ın kampında ABD’ye paralı asker sağlayan bir firmanın aracını gördüğünü söylemesi. Her ne kadar içten içe ABD’nin PKK ile menfaat ilişkileri içinde olduğu bilsek bir bunu somut olarak kanıtlayan bir unsur olması açısından bence bu anekdot da önemli.

İran’ın Kuzey Irak’ı bombalamasıyla ilgili Washington Post gazetesinde çıkan haberle ilgili yazıma buradan ulaşabilirsiniz.


Washington Post’da PKK Haberi

Sep 14
2 Yorum

Washington Post muhabirlerinden Joshua Partlow’un Kandil Dağı’nda PKK lideri Murat Karayılan ile görüşmesi basınımıza da yansıdı. WP’nin sitesi kullanıcıların kayıt yaptırmasını istediği için 13 eylül 2007 tarihli haberin orjinalini aşağıya kopyaladım (o kadar da telif hakkı hırsızlığımız olsun artık).

Edit: Yine Washington Post’ta 3 Mart 2008 tarihinden çıkan PKK haberiyle ilgili yazıya ise buradan ulaşabilirsiniz.

Yazının genelinde Irak’ın kuzeyindeki Kürt köylerinin İran tarafından bombalandığı ve bu yüzden 12 kadar köyün sakinlerinin evlerini terketmek zorunda kaldığından bahsediliyor. Muhabirin röportaj yaptığı Murat Karayılan ise İran’ın bölgeyi bombalamasının hem Kürtler’e gözdağı verdiğini hem de Türkiye’ye Kürtler’e karşı olan mücadelesinde destek sinyali gönderdiğini söylüyor.

Bunun dışında Murat Karayılan PKK’nin hedefinin Kürtler’in yaşadığı ülkelerde Irak’takine benzer yarı-özerk Kürt yönetimleri kurulması olduğunu belirtmiş

Aslında haber pek yoruma yer bırakmamış ama ben yine de fikirlerimi belirteyim. Irak’taki otorite boşluğundan İran’ın da en az Türkiye kadar tedirgin olduğuna şüphe yok. Saddam’ın devrilmesine kadar zaman zaman PKK ile flört edip Türkiye’ye karşı olan ilişkilerinde bu kozu kullanmak isteyen İran, artık PKK’nin İran içindeki Kürt nüfusunun huzuru için de bir tehdit olduğunu anlamış durumda. Bu halde Kuzey Irak’ta Kürt hareketlerinin güçlenmesinden rahatsızlık duyan İran ve Türkiye, ortak menfaatleri doğrultusunda düşünmek zorunda. İlişkilileri hep nane molla olan Türkiye ve İran’ın bu vesileyle yaklaşması olumlu bir gelişme sayılabilir belki. Ama ABD’nin İran’ın nükleer teknoloji edinmesine karşı olan ve gitgide daha da sertleşen tutumu göz önüne alındığında İran’dan mümkün olduğunca uzak durmakta yarar var.

Shelling Near Iranian Border Is Forcing Iraqi Kurds to Flee

They have made camp below the mountainsides that smolder and smoke in the thin alpine air. They live in caves now, or old tents, or under goat-hair tarps, and sleep on woven rugs over a bed of stones. Their villages are empty of all but ducks and chickens, because the villagers will not hike back until they can no longer hear the sounds.

“Do you hear that?” asked Taban Koha Rasheed, over a deep, distant rumbling, as she knelt under her tarp in a creek bed sheltered by the walls of a steep ravine. “It’s started again.”

For four weeks now, Kurdish villagers in this far northeastern corner of Iraq have endured a punishing barrage of rockets and artillery shells from what they say are Iranian troops across the border. The seemingly indiscriminate shelling has burned acres of orchards and grassland, damaged homes, killed livestock and driven about 2,500 people to abandon about two dozen villages.

The attacks are an ominous reminder that the emergence of an increasingly self-sufficient Kurdish region in northern Iraq could provoke reprisals or even invasions by Iran and Turkey.

“This is the worst bombing that this area has ever seen,” said Ibrahim Muhammed Amin Muhammed Sor, a 37-year-old Kurdish chicken farmer.

For a few days in August, Sor endured the barrage. These rugged mountain dwellers are accustomed to violence: The area was shelled repeatedly during the eight-year war between Iran and Iraq in the 1980s.

In more recent years, neighbors Iran and Turkey have staged sporadic attacks in an attempt to drive out Kurdish separatist guerrillas who reside in the hills. The attacks grew more intense beginning Aug. 16, and one night, leaflets floated down onto Sor’s farm.

“The Islamic state of Iran sends its greetings,” began the letter, written in a Kurdish dialect called Sorani. It accused the United States of using “hired agents and spies” in the area to “destabilize security in our country, through your borders.”

“And we would like you to be aware that our land and air operations will go on through the coming days to chase away those elements,” it read. “We are making you aware so that none of you get hurt.”

Villagers and Iraqi officials in the area say their territory is now caught up in a growing regional war made worse by deteriorating relations between Iran and the United States. Some accuse Iraqi Prime Minister Nouri al-Maliki, who has close ties with Iran, of failing to protect the Kurds.

“I don’t like Saddam Hussein, but he considered this Iraqi territory and he defended it,” said Aziz Khuder Hussein, 75, a shepherd and fruit tree farmer who fled his village when the shelling began. “Maliki is an ally of Iran and he would not damage his alliance for us.”

In diplomatic meetings in Tehran and Baghdad, Iraqi Foreign Minister Hoshyar Zebari, a Kurd, has demanded that Iran cease its attacks in Iraq.

“We want this shelling to be halted, because it’s causing damage to the border population and is disproportionate to the level of threat that some of the armed groups or terrorist groups are causing to the interests of the Islamic Republic” of Iran, he said at a news conference Sunday in Baghdad.

An official at the Iranian Embassy in Baghdad said that within the past three months, Kurdish rebels have staged suicide attacks and committed other violence that killed at least 10 members of the Iranian security forces. “This is why Iran wants to solve this security matter on the borders,” he said.

But the official, who spoke on condition of anonymity, insisted that the accounts of shelling were “rumors and not true” and that “everything that we have done is inside the Iranian territory, not inside Iraq.”

“No Kurds have been wounded or affected by that,” he said.

Iraqi and U.S. soldiers do not regularly patrol the steep slopes and narrow rocky paths that make much of the border region nearly impassable. The de facto authorities here are the Kurdish guerrilla groups — considered terrorist organizations by the Turkish and Iranian governments — whose grenade-strapped fighters stand lonely sentry on the mountain switchbacks.

The young men and women who hail from the Kurdish diaspora in Iran, Iraq, Turkey and Syria fight for greater Kurdish influence in those countries. The most prominent among the guerrilla groups is the Kurdistan Workers’ Party, or PKK, which focuses its efforts against Turkey. Its affiliate organization of Iranian Kurds is called the Party for a Free Life in Kurdistan, or PJAK.

“They are targeting the area under the pretext that the PKK and PJAK are there, but they’re not hitting the positions,” said one PKK official on condition of anonymity. “Iran’s actual goals, which they will not announce, is to strike the U.S. and destabilize Iraq.”

At a safe house on a desolate slope in the Qandil range, the head of the PKK, Murat Karayilan, said he believed the recent campaign arose because Iran, Turkey and Syria have aligned against what he calls the “Kurdish freedom movement.” Karayilan, a stout, mustachioed man in olive-drab fatigues and a thick leather belt, has taken control of the rebel group in Iraq while its highest leader, Abdullah Ocalan, languishes in an island prison in Turkey.

While Karayilan now is pushing for more rights for Kurds across the Middle East, he suggested that his organization’s long-term goal is to establish semiautonomous regional entities in those countries similar to the Kurdistan Regional Government in Iraq. Many politicians in Iraqi Kurdish territory, however, say they are hostile toward the PKK and would like to drive out the rebel group but cannot spare the soldiers.

This year, Turkey sent tens of thousands of troops to the Iraqi border, raising fears of a major invasion, in what Turkish officials said was a response to PKK attacks in southern Turkey. The shelling by Iranian troops, Karayilan said, serves as a vote of solidarity with Turkey in the campaign against the rebels and the larger Kurdish community. But the timing, he indicated, also reflects an attempt to delay an important Iraqi referendum, scheduled for later this year, on whether to include the oil-rich city of Kirkuk as part of the Kurdish region.

“The third aim of these attacks is to try to give a message to the United States of America and the other international forces,” he said. “The Iranians are against the Kurds but at the same time they are very much against the Americans as well.”

Iran’s deputy foreign minister for Arab affairs, Mohammad R. Baqiri, told reporters in Baghdad on Sunday that an Iranian committee had been formed to look into the border response. But he also accused the U.S. military of supporting Iranian Kurdish rebels in Iraq and said that “if a terrorist group wants to launch attacks from the territories of the other country . . . we should discipline those people who conduct those operations.”

A U.S. Defense Department spokesman, Lt. Col. Jonathan Withington, said in an e-mail: “I am not aware of any support being provided to the PJAK.”

The Kurdish refugees from the shelling say they are the victims of the Iranian strategy. Ahmed Shilhan, 89, said his son lost an eye when he was struck by shrapnel. Several of Baiz Aziz Khuder’s sheep died in the shelling. His father, Aziz Khuder Hussein, recalled watching his apple orchards burning, then piling his family into his Nissan Patrol to escape. A shell burst nearby, spraying shrapnel into his vehicle, he said.

“My daughter-in-law is pregnant and I am afraid she will miscarry,” he said, huddled with 30 relatives and neighbors under a tree where they are living. “It feels like we have lost everything.”

When the shelling started, Taban Koha Rasheed, 28, was sitting at her breakfast table with a bowl of goat’s milk yogurt. The first shells fell high on the mountain above Upper Arcae village, then dozens more swept down into the valley. Her dishes crashed down off the shelves. The windows in her stone house shattered. A shell slammed into the outhouse. “It was like an earthquake hitting the house and everything fell down,” she recalled.

Rasheed, a nurse, led several relatives and children into a nearby cave, but a shell burst next to the entrance, spraying them with rocks and dirt, so they rushed farther down the mountain. “The kids kept crying and we couldn’t keep them silent,” she said. “During the bombing it felt like they wanted to eliminate us.”

After walking for several hours, Rasheed and her neighbors camped along a creek, with little more than a few blankets and the food they could carry. The Iraqi Red Crescent and officials in the Kurdish region have contributed additional supplies.

Residents from different villages have staked out territory in these ravines. As the days passed, they brought their goats, sheep and cattle down to the river, and arguments have sprung up over animals crossing into other villages’ campsites.

Rasheed now passes her days treating scorpion bites, fevers and stomach sickness from drinking creek water. Other villagers milk goats, cook rice and tea over wood fires, and watch over the children.

One morning last week, after a few days of respite from the shelling, the sound of thunder filled the ravine, but there were no clouds in the sky. Mir Hamza Farha, an elderly woman with bright red hair under her black and white head scarf, knelt by the shallow creek. She closed her eyes, raised her face and open palms to the sun, and prayed she would be spared.

“The bombs are coming,” she shouted across the water. “You must leave now!”

Smoke from the shelling began to rise from the tan hills above their campsite. Farha herself had no place left to go.

Special correspondents Saad al-Izzi and Dlovan Brwari contributed to this report.


Darphaneyi Göreve Davet Ediyorum

Ufak bir aradan sonra tekrar yazmaya başladım. Hayırlı olsun.

Madem blog’un konusu çarpıklıklar, o zaman ucundan da olsa Türk ekonomisine değinmemek olmaz. Türk ekonomisi diyince hemen mortgıç, IMF, enflasyon diye atlamamak lazım. Bence ekonomimizde bu teknik sorunlardan çok daha önemli bir sorun var. O da bozuk para sorunu.

Bakınız Hürriyet’te 2004 senesinde çıkan bir haberde ne denmiş:

Darphane Genel Müdürü Ahmet Büyükkaymaz, yaptıkları görüşmeler ve raporla ilgili olarak bilgi veremeyeceğini söylerken, krize yol açan 50 kuruş ve 1 liralıkları bastıklarını açıkladı. Büyükkaymaz, Ülker Grubu’nun toplam 1 milyar 200 milyon adet bozuk paranın yetmeyebileceği uyarısı için ise şu değerlendirmeyi yaptı: “Biz hesabımızı daha önce yaptık. Olması gereken miktar 1 milyar 200 milyon adet. Kaldı ki, bir yıl süreyle iki para bir arada tedavülde olacak. 1 milyar 200 milyon adet de mevcut madeni paralardan var piyasada. İkisini topladığınızda yaklaşık 2.5 milyar adede tekabül ediyor. Bu da Türkiye’nin ihtiyacını karşılar. Karşılamazsa, 2005′den itibaren vardiyalarımızı arttırıp ihtiyacı cevap veririz.”

Hani bu kadar bozuk para ihtiyacı karşılayacaktı Darphene müdürü? Minibüste, otobüste, berberde, bakkalda, bazen bankada bile, hiçbir yerde bozuk para yok. Sadece madeni paralar değil eksik olan, ufak kağıt paralar da hiçbir yerde bulunmuyor. Devletin haberi olmadan bu paraları Türk ekonomisinin likiditesine zarar vermek adına birileri piyasadan mı topluyor acaba? Hayır senelerce enflasyon çektik, darphane fabrika gibi çalıştı sürekli para bastı, o zaman bile yoktu bozuk para… Madem yeterince basılıyor bozuk para, o zaman nerde bunlar? Ben daha şöyle doyasıya bir avuç dolusu bozuk para göremedim. Bir gün de 11 milyon tutan alışverisi 20 milyonluk banknotla ödediğimde esnaf 1 milyon var mı diye sormamazlık etmedi. Taksiye, minibüse binip de bozuk çıkmadığında utanarak sıkınarak uzattım parayı, büyük banknotla ödeme yaptığımda sanki param eksikmiş gibi hissettim.

Meşhur bir ekonomistin yazısı vardır. İkinci Dünya Savaşı sırasında kaldığı savaş esirleri kampında sigaraların nasıl para yerine geçtiğini, ticarette para gibi kullanıldığını anlatır. Türkiye’de buna benzer bir şekilde senelerce para üstlerini Damla sakızlarla ödedi.

Ekonomimizin son yıllarda yakaladığı çıkışı muhafaza etmesi, Avrupa Birliği’ne giden yolda adımlar atması için ekonomiden sorumlu devlet bakanını , darphane müdürünü göreve davet ediyorum. Türkiye’nin tüm toplu taşıma araçlarında, küçük ve büyük esnaflarında, devlet dairelerinde bol bol bozuk para bulunduğu anda Türkiye’nin önüne kimse geçemez. Zaten genç de bir ülkeyiz, potansiyel fışkıracak sıksan…


Posted in Ekonomi

Tatil

İş ve tatil için bir süre evden uzak kaldım. Ama dönüşüm muhteşem oldu. Yazmaya tekrar başlayacağım. Verdiğim aradan dolayı kusura bakmayın.


Posted in Gündem