Kandanadam‘dan bir mim dalgası aldım. Nedir efendim, sevdiğimiz bizi ifade eden dizeleri blog’umuza taşıyalım, paylaşalım diye. Bu da bana kırk yılın başı keyifli birşey yazma fırsatı verdi.,
Konu olarak Cinema Paradiso (Cennet Sineması, isme bak isme) filminde geçen ufak bir hikayeyi seçtim. Sebebi ise hikayenin anlamını ve absürt sonunu bir türlü çözememem. Filmlerde hemen hemen her sahne bir amaç güdülerek seyircinin önüne konulurken, bu sahnenin amacını da hikayenin kendisinin ana fikrini de bir türlü çıkartamadım. Aslında çok da uğraşmadım, çünkü bu çözümsüzlük ağzımda çok güzel bir tat bırakmıştır yıllardan beri. Dolayısıyla aramızda yönetmen Tornatore’nin kankası olup da bu sahnenin hikayesini bilenler varsa olayımızın büyüsünü bozmasınlar. Onun dışında her türlü spekülasyona açığız.
Bu link’te ufak bir videosu var, ingilizce alt yazı da koymuşlar. Sahneyi bilmeyenler veya hatırlamak isteyenler burdan izleyebilir. Onun dışında ufak bir Türkçe tercümesini en alta koyuyorum:
http://www.haverford.edu/ital/ustriker/cap15/passrem.htm
“Eskiden bir kral bir ziyafet verir ve orda krallığın en güzel kızı olan prenses vardır. Ama orda nöbet bekleyen bir asker kralın kızını geçerken görür. Prenses ordaki kızların en güzelidir ve asker hemen ona aşık olur.
En sonunda bir gün asker prensesin karşısına çıkar ve onsuz yaşamayacağını söyler. Ve prenses askerin bu güçlü duygularından o kadar etkilenir ki askere şöyle der:
‘Eğer balkonumun altında yüz gün güz gece beklersen, sonunda senin olacağım’
Asker hemen balkonun altına gider ve beklemeye başlar. Bir gün, iki gün, on gün, yirmi gün geçer. Her akşam presens penceresinden kontrol eder ama asker hiç yerinden kıpırdamadan bekler. Yağmurda rüzgarda karda asker hep orda durur. Kuşlar kafasına sıçar, arılar sokar durur ama asker hiç kıpırdamaz.
Doksan geceden sonra asker kurumuş, bembeyaz kesilmiştir, gözlerinden yaşlar süzülüyordur çünkü artık uyuyacak gücü bile kalmamıştır ve prenses hala camdan onu izlemektedir.
Sonra doksan dokuzunda gece gelir. Asker yerinden kalkar, sandalyesini alır ve gider.”
Son zamanlarda en çok okunan yazılarımın başında Abdullah Öcalan’ın pasaportuyla ilgili olan yazı geliyor. Google’dan en çok gönderi aldığım arama terimi de “Abdullah Öcalan”. Neyse ben de merak ettim Google’da arattım Abdullah Öcalan’ı. 5-10 sayfa arama sonucu taradıktan sonra yine de kendi yazıma rastlayamadım ama çok daha güzel bir tesadüfle karşılaştım.
Savaş muhabiri Harald Doornbos’un 1992 yılında Beka Vadisi’nde PKK kampında geçirdiği bir haftayı ve Abdullah Öcalan’la karşılaşmasını anlatan bir yazıya denk geldim. İngilizce yazının asıl metni için buraya tıklayabilirsiniz. Doornbos yazısında PKK kampındaki teröristlerin ruh haline biraz ışık tutmuş. Asıl ilginci ise yazarın PKKlılar’la voleybol oynarken Apo’nun oyuna katıldığı kısım. Neyse ben sonunu söyleyeyip hikayenin tadını kaçırmayayım, iyisi mi siz okuyun.
Ne zamandır yazmaya fırsat bulamıyorum işimden dolayı. Ama son günlerde PKK’nin artan saldırıları ve Türk basınında Aydın Doğan’ın değnekçiliğini yaptığı savaş tamtamları beni sonunda yazmaya zorladı. Öncelikle Türkiye’nin toprak bütünlüğüne değinmek istiyorum, sınır ötesi operasyona bir sonraki yazımda değineceğim.
İlkokuldan bile önce başlayan doktrin ve beyin yıkamalar sayesinde vatanın bölünmez bütünlüğünü ve kutsal topraklarımızı dilimize pelesenk etmişizdir. Üstüne bir de Atatürk’ten alıntı yaptık mı (Vatan toprağı bir bütündür ve bölünemez) artık bu konunun sorgulanacak yanı kalmamıştır, vatanın bölünmezliği yer çekimi gibi bir doğa kanunu halini almıştır.
Adeta orta çağlara dayanan, ekonominin toprak üzerinden işlediği devirlere ait bir zihniyetle bir karış bile toprak vermeyiz kimseye diye tutturmuş gidiyoruz. Çünkü bizim geri zekalı kafamızda toprak hala zenginlik, güç, iktidar demek. Hala Osmanlı Devleti’nin yükselme devrindeki haritasına bakınca gözlerimiz yaşarıyor, ta Viyana’dan Fas’a kadar hepsi bizimmiş diye iç geçiriyoruz. Malta’nın Moğolistan’dan daha müreffet, daha ileri olduğunu unutarak toprağa saçma sapan bir şekilde bağlanıyoruz.
Kendi içinde istikrarsızlıklarımız bununla da kalmıyor. Doğu Anadolu halkından nefret edip, Kürtler’e ikinci sınıf insan muamelesi yapıp, yine de sadece bu ırkın yaşadığı illerde bile hak iddia ediyoruz, sahiplik taslıyoruz. Oysa böyle düşünenlerin Doğu Anadolu’daki halkla pek bir ortak yönleri yok. Hakkari’ye ışınlansalar sudan çıkmış balığa dönecekler. Ki kaldı ki Hakkari’de bu kadar cazip birşey var da biz mi bilmiyoruz. Bu gün Türkiye haritasından Hakkari silinse kaç kişi farkında olur, kaç kişinin umrunda olur. Ayrıca bu kadar umrumuzdaydı 80 senedir Hakkari’yi niye bok götürüyor, niye hala orta çağdan kalma yaşıyor Hakkari halkı.
Ama bir kere başladık mı hep isterler diyorlar. Bir kere geri adım attık mı gerisi gelir diye korkuyorlar. Bugün Hakkari’yi alan yarın Hatay’ı Mersin’i isterse diye soruyorlar. Komşudan yumurta mı istiyorsun kardeşim diye sormazlar mı peki insana?
Çok basit, teorik bir örnek olarak Türkiye’yi Kuzey ve Güney Türkiye olarak ikiye ayırsak ve bu ayrılığın sonunda iki parçanın da refah seviyesi yükselse, iki taraf da insanca yaşamaya başlasalar, kötü mü olur? Ama teoride kulağa bu kadar hoş gelen birşeye bile karşı çıkılacaktır. Çünkü vatan bölünmez. Bölünürse kötü birşey olacağı için değil, kötülük bölünmek fiilinin kendisinden geldiği için bölünmez. Bölünmek sonuçları itibariyle değil kendi içinde felaket olduğu için bölünmez
Bütün bu saçmalıklar bir kenara, Kürt sorununa çözüm olarak federasyonun yanı sıra iki ayrı devlet senaryosunun da değerlendirilmesinden yanayım. Hele hele eğer terörü sona erdirecekse kesinlikle düşünülmesi gereken bir seçenek. Ayrıca Türkiye’nin doğusunun ekonomik durumu göz önüne alındığında Türkiye’nin geri kalanının iki devlet formülünden olumlu olarak etkilenmemesi çok zor. Ayrıca Türkiye Cumhuriyeti’nin Doğu ve Güneydoğu Anadolu’yu beceriksizce 80 sene boyunca yönettiği bölgenin fakirlikten kırılıyor olmasından belli. Belki Kürtler biraz daha iyi bir iş çıkarırlar.
Sonuç olarak Türkiye Cumhuriyeti’nin Doğu Anadolu’da bir Kürt devleti kurması herkesten önce Türkiye’nin işine gelecektir. Böyle bir gelişme kağıt üzerinde Kürtler için zafer olarak görülse de mevcut aşiret düzeni ve altyapı eksikliğine doğal kaynaklar (belki petrol) eklenince muhtemel bir Kürt devletinin gelişme ve kalkınma adına pek bir şansı yok gibi geliyor bana. Dolayısıyla Kürdistan’a Türkler’in destek vermesi, Kürtler’inse böyle bir senaryodan kaçınmasını beklerim.
http://maps.google.com/ ‘a gidin, arama kutusuna NY 10116 yazın, sonra da şaşırın, şaşırtın… Vaktim yok araştırmasını yapamıyorum, yazamıyorum da zaten. Elbet bir bilen çıkar sebebini.