Association of Religious Data Archives‘dan aldığım rakamlara göre Türkiye’de bir dine inanmayanların sayısı yüzde 2 civarında, Müslümanlar ise yüzde 97 ile çoğunluğu oluşturuyor. Inanmayanlar Azerbaycan’da (komşu olduğu için söylüyorum) yüzde 10 kadarken, ABD’de yüzde 15 kadar. Çoğu Batı Avrupa ülkesinde inanmayanların yüzdesi ise yüzde 30 – 40′lara yaklaşıyor.
Bu rakamları öyle bilgi olsun diye verdim. Yoksa onu bununla çarpıp sonuç çıkarmaya niyetim yok. Sadece Türkiye’deki inananların sayısı azalıp inanmayanların sayısı artsa çok hayırlı olur yönündeki görüşümü yinelemek istedim.
Bir gün fırsat bulursam bunu kendimce nedenlerimle açıklayan bir yazı yazarım inşallah. keh keh keh.
Güzide basınımızdan iki güzide haber… Birincisi Inter’in Fenerbahçe maçında giydiği üstünde haç işareti olan forma. İkincisi Milliyet’in Kardak’ta balık tutan Yunan balıkçıklara sitemi. İkisi de yabancı düşmalığımızı körükleyen eften püften olaylar.
Hürriyet’in Inter haberiyle başlayalım. Inter, Milano kentinin sembolü olan beyaz üstüne kırmızı haç formasını giyince birçok zeki Türk tarafından ırkçılık suçlamasıyla karşı karşıya kalıyor. Belki de biraz 3-0lık mağlubiyeti hazmedememizin göstergesi. Efendim hemen bakalım, Milano kentinin arması şöyle birşey:
http://www.ngw.nl/int/ita/m/images/milano2.jpg (Valla formaya çok benziyor)
Hatta hazır ırkçı avına başlamışken aynı şehrin otomotiv fabrikası Alfa Romeo’nun da ırkçı yanlarını afişe etmemiz lazım. Bu arabaların hemen ithalinin durdurulmasını istirham ediyorum yetkililerden.
http://www.cartype.com/images/thumbs/1/alfa_logo_history.jpg (Dikkat ederseniz bir tek haçlı propagandası yapılmakla kalmıyor, ayrıca şeytanın sembölü olduğu bilinen bir yılan, ejderhavari bir mahlukat da var amblemde… Hem haçlı hem satanist… Haydi Hürriyet okurları göreve. Dünya Otomotiv Sanayi Derneği’ne göndermeniz gereken dilekçe örneğini ve fax numarasını email adresini bir sonraki yazımda vereceğim sizlere. İngilizce bilmeseniz de farketmez, önemli olan kuru gürültü yaratmak, adamları canlarından bezdirmek)
Neyse Hürriyet’e son bir dokunduralım. Yazının sonuna doğru bu haçlı skandalının İspanyol basınında da yer aldığından bahsedilerek, adeta “bir tek biz kıllanmadık, hristiyan İspanyollar bile çark etti” denmek isteniyor sanki. Oysa İspanyon basınından yapılan alıntı okunursa, adamların bu saçma olayın Türk basınında yer almasınından bahsettiği ve hatta hafiften dalga geçtiği görülüyor. En damar haçlı İspanyollar’dan bize destek çıkmayacağı zaten belliydi, “Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur” dememiş miydi zaten ulu önder (Supreme Leader, kulağa ne kadar hoş geliyor değil mi?) Atatürk.
Milliyet’in haberine gelecek olursak: Ne idüğü belirsiz üç beş taş parçası adına bizi savaşın eşiğine getiren medyamız gereken dersi almamış ki hala saçma sapan haberlerine devam ediyor. Milliyet’in dediğine göre (inanıp inanmamak sizin seçiminiz) Yunanlı balıkçılar Kardak’ta bol bol balık tutuyormuş ama Yunan sahil güvenliği Türk balıkçıları yaklaştırmıyormuş. Vah vah vah çok üzüldüm valla. Yunanlar’ın eskiden beri böyle bir oyun tezgahı vardı zaten. Rum propagandasında “Megalo Cipura” olarak geçen bir hayaldir bu. Ege’nin bütün balıklarını Yunan yapmak hatta Ege’yi bir Yunan balık çiftliğine çevirmek gibi boş bir hayaldir bu. Ama Milliyet ve okurları olarak biz bu oyuna gelmeyeceğiz, bu (affınıza sığınarak Rumca bir kelime kullanacağım) zokayı yutmayacağız.
Bakın Kardak’ta avlanmak isteyen bir balıkçı abimiz ne güzel demiş:
“Kardak ve bölgesinde eskiden Yunanlı komşularımızla kadeh tokuşturup, birlikte avlanırdık, son zamanlarda barış bölgesi tehdit bölgesi haline geldi”
Eski derken epey eskiyi kastetmiş abimiz galiba, çünkü 10 sene felan önce az kalsın bizim SAT komandolarıyla Yunan askerleri bir rakı alemi yapacaktı, ki işin içine alkol girince tatsızlaşma ihtimali yüksek tabii. Bakınız ulu önder (Supreme Leader) ne demiş: “Alkol bütün kötülüklerin anasıdır”
Geçen genel seçimden sonra birçok politikacı ve köşe yazarı sonuçlardan memnuniyetsizliklerini halkı suçlayarak dile getirmişlerdi. “Demokrasi halka bırakılmayacak kadar ciddidir” deyişinden yola çıkarak göbeğini kaşıyan adamların üçte ikisini aptal ilan etmişlerdi.
Bu iddialara karşı ben, belki biraz da seçim sonuçlarının verdiği keyifle, halkın en iyisini bileceğini, halk için halka rağmen siyaset yapılamayacağını söylemiştim. İşlerin istediğim gibi gitmesinden dolayı sokaktaki adama saygım ve sevgim biraz daha artmıştı. Sanki ortalama Türk akıllanmış gibi gelmişti bana da.
Bunları düşünürken elbette seçimin kaybeden taraflarının AKP seçmenine yönelttiği suçlamaları da reddediyordum. Atatürkçü, laik, orducu (ben icat ettim bu lafı, patent isterem) devletin olduğu gibi muhafazasından yana olan kesimler bütün kendini beğenmişlikleri içinde halka burun kıvırırken, ben halkın kendisi için en iyisini bildiğini savunuyordum.
Sonradan neden böyle yaptım diye durdum düşündüm. Birincisi seçimde CHP havagazı almış, halk Baykal’a ağzının payını vermişti. İkincisi yukarda bahsettiğim elitist kesmin fikirlerinin karşısında yer almak da çok cazip geliyordu. Son olarak da içimdeki insan sevgisi de ağır basında, halkımı bağrıma basmamak için hiçbir neden kalmamıştı. Halk herşeyin en iyisini bilir, en güzelini hak ederdi.
Fakat geçen gün Suç ve Ceza’yı okurken bu konu yine aklıma geldi. Gerçekten de halk için halka rağmen bir hareket mümkün olabilir miydi?
Düşünün ki güzel halkımıza kalmış olsaydı çoktan Kerkük’te yorgunluk kahvesi içiyor, darağacından sallanan Apo’ya nanik yapıyor oluyorduk. Örnekler bunlarla sınırlı kalmıyor ve nitekim benim önemli gördüğüm çoğu konudan Türkiye’nin çoğunluğu benimle ters düşüyor.
İnsan kendini beğenmezse çatlar ölürmüş. Dolayısıyla benim doğru olduğumu varsayarsak, güzel halkımız sürekli yanlış işler peşinde koşuyor, kendisi için neyin iyi neyin kötü olduğunu bilmiyor diyebiliriz. Bir ufak ihtimal benim fikirlerim de yanlış olabilir ama kendi bakış açımdan yazdığım için oraları karıştırmaya pek gerek yok.
Sonuç olarak halkımızın çoğu zaman kendi açısından yanlış kararlar verdiğine karar kıldım. Dolayısıyla halka rağmen halk için yapılan hareketlerin mantık dışı olmadığını düşünüyorum. Yeter ki çıkış noktamız doğru olsun. Yani halk için neyin iyi olduğunu kesin tespit edebilirsek halkın isteğine karşı olsa bile bildiğimiz yoldan sapmamalıyız. Bir yerde halkı seviyorum ama halkın zekasına saygı duymuyorum demek bu hareket ama öyle değil mi zaten?