Televizyonda Powertürk çalıyor. Yarı çıplak kadınlar anlamsız kelimeler bağırıyorlar. “Ne sözlerin tadı kaldı, ne şarkılar seni andı” diye başlıyor bir tanesi.
Arkadaşım “Ben uzaklara gitmeden akalım şu mekanlara abi” diyor, “Kafaları da çekeriz bi güzel, rakı portföyümüz de tamam zaten”.
“Seni bana Allah gönderdi” diyor kız, “Eski çocuk memnun edemiyordu beni yatakta, yetişemiyordu hızıma” diyor.
Konuşuyor birileri, fener diyor, cimbom diyor, vur kur parçala, pat pat patlat, keşke ölselerdi, yaşamaları yakışmadı diyor.
12 sene sonra aklıma Metin Göktepe geliyor. Vurdumduymazlığımla, kabullenmişliğimle, korkaklığımla, bukalemunluğumun tüm renkleriyle yüzleşemeden hatırlıyorum onu. Boynunda fotoğraf makinasıyla bir resmi var. Benim kurbanlığımın, katilliğimin resmi sanki.
Sevgi değil, nefret var içimde. Başkasına değil kendime karşı. Elimden gelebileceklerin gelmediğini, herşeyi kenara itip savaşacak kadar sevmediğimi, umursamadığımı anlıyorum ne Metin’i, ne Hrant’ı ne de Uğur’u. Yaktığım ağıtlardan samimiyetsizliğim için af diliyorum boşu boşuna.
Seyirci kalmayı seçip, zoraki birkaç kupleyle geçiştirdiğim felaketler…
Herkes kendi yolundan gidiyor, hayat yolundan akıyor, ne sözlerin tadı kalıyor ne de şarkılar Metin’i anıyor.
Kusasım geliyor, Marguerite Duras çağırıyor beni yanına.
Miliyonlarin yasadigi da bu. Cesaretimiz yok korkakliklarimizla yuzlesmeye. Yuzlessek belki, korkumuz da azalacak. Korkmayi normal saysak. Korkunun ayagimiza zincir olan bukagilari kirilacak…Daha ne denir ki…
Comment yazan: Elestirel Gunluk — Ocak 9, 2008 @ 3:11 pm
belki bir gun olur diye umit ediyorum sadece
Comment yazan: Saldıray — Ocak 10, 2008 @ 4:40 pm