Dun aksam Erdogan’in Davos’taki panelde yaptiklarini hepimiz biliyoruz. Begenenler olabilir, begenmeyenler olabilir. Ama benim dikkatimi ceken birkac gercek var. Bilmemnerdeki panelde yonetici bize az zaman verdi diye cikip gidince mekandan Israil’in gozu korkmuyor, Filistin’in acisi dinmiyor. Ayrica hareket direk olarak konuyla alakasi olmayan panel yoneticisine verilmis bir tepki. Dolayisiyla bu baglamda bir ise yaradigini sanmiyorum.
Ikinci dikkat cekmek istedigim nokta ise yaklasan yerel secimler. Halkimizin gozunde Erdogan Israil basbakanina ayar verdi, hem de ustune ustluk Simon Peres aradi ozur diledi gibi bir goruntu var. E boyle olunca tabii ki havalaninda bir suru insan karsilar, yaygara hengame vs. Mart ayinin sonundaki yerel secimde de guzel bir arti olur tabii ki Erdogan’in partisine. Hos Gazze olayina tepkili insanlar baska kime verecek oylarini. Ama yine de AKP havadan birkac puan kazanmistir, dis politikada bir skandan yaratma riskini goze alaraktan.
Fehmi Koru, Recep Tayyip Erdoğan için Obama iken Bush olmaya başladılar dedi. Ahmet Altan Türkiye’nin zencisi iken renkleri açıldı, beyaz oldu dedi. İkisi de AKP’nin son 1-2 sene içindeki değişiminin altını son derece iyi çizdiler.
Bu değişimin sonunu görmek için AKP’nin ilk iktidara gelişini hatırlamak yeterli. ANAP, DYP, DSP gibi ne idüğü belirsiz, anneleri gelse birbirinden ayıramayacağı dandik sistem partileri ve kaşarlanmış liderleri arasından sıyrılmıştı AKP. Karizmatik yasaklı liderleri, politikaya getirdikleri yeni soluk ve çokça da alternatiflerinin olmaması onları taşımıştı hükümeti. Halk eski partilerin hiçbir işe yaramadığına o kadar kanaat getirmişti ki, bu eskilerin bir uzantısı olan CHP bile sırf seçimlerden önce mecliste olmamasından dolayı ve AKP’ye oy vermeyecek olanların alternatifsiz olmasından dolayı meclise girebilmişti.
Ama geldiğimiz bu noktada görüyoruz ki AKP’nin yenilikçiliği tükendi. Aktütün olsun, Kürt sorununa genel yaklaşımı olsun, Engin Ceber cinayeti olsun, insan hakları olsun, AKP’nin yeni duruşu onları da bir sistem partisi yaptı. Nazım Hikmet’in deyişiyle artık onlar da şimdi herkes gibi.
Durum böyleyken AKP ve Türkiye için birkaç sonuç ortaya çıkıyor:
1) AKP için bir sonraki seçimde oyları epeyce düşecek. Neden düşmesin ki; gerçek faşist varken çakma faşiste, 70′lık devlet uşağı varken 50′lik uşağa, eski kaşar varken yeni kaşara kim rağbet eder. AKP’nin kendisine yeni oluşturduğu mide bulandıran çizgide onlardan çok daha uzun zamandır ve çok daha istikrarlı bir şekilde yürüyen birçok rakip var.
2) Türkiye yeni bir arayış devresine girecek. Birbirinden farkı olmayan, benzer söylemlerle ve aynı duruşlarla karşılarına gelen siyasi partiler içinde koalisyon hükümetleri evresine geri dönülecek. Değişimin savunucusu, cesur duruşlu bir parti gelene kadar durum “idare edilecek”. Eldeki Türkiye profilini geliştirecek adımlar atılamayacak.
3) Halkını kurban etmekten çekinmeyen Türk ordusu ve halkını sefalete, cehalete, tabiiliğe mahkum etmekten utanmayan Türk burjuvazisi rahat bir nefes alacak. Dünkü baş düşman, bugünkü gizli destekçi AKP’yi komisyon karşılığı kendi bordrolu çalışanları yaptıkları için sevinecekler, kutlamalar yapacaklar. Sonra 85 yıldır süregelen işgüzarlıklarıyla birbirlerine dönecekler, “Nerde kalmıştık?” diye soracaklar.
Elitizm ve halkçılık, TSK ve AKP arasında mekik dokuyorum bu aralar. İşin kafamı karıştıran tarafı bu kavramların birbirinin tam olarak karşıtı ve alternatifi olmaması, ve farkları kadar ortak yönlerinin, bana uyan taraflarının olması.
Elitizm ve halkçılık dedim. Halkçılıktan çok, halkseverlik, insanı sevmek, onu insan olduğu için bağrına basıp kendine eş görmek demek istiyorum bir noktada. Elitizm ise kendini üstün görmek benim kafamda. Son 10 senede Türkiye’deki sosyal gelişmeler karşısında bir yandan bayram yapıyorum. Türkiye’nin çeşme başını tutmuş, sütün kaymağını nesillerdir yemeye alışmış olmuş iş dünyasında isimlerin, basındaki destekçilerinin ve politikacıların tekerine çomak sokuluyor. Türkiye’nin yeni dinamikleri Anadolu’dan tabandan çıkan insanlara daha fazla sosyal hareketlilik sunuyor. Yıllardır üyeliğin babadan oğula geçtiği kapalı kulüpler olan bazı çevreler de tabii olarak bundan rahatsız oluyor, tehdit altında hissediyor. Çünkü şöyle düşünün eğer sizin sırtınız pek karnınız tok, ekonomik krizleri de biraz kaldırabilecek kadar kodamansanız, Türkiye’de sizden kralı yok. Değişim demek, ilerleme demek sadece sizin rahatınızı riske atabilecek tehditler demek. Siz ise herşey olduğu gibi kalsın, rahatım bozulmasın diye umut etmektesiniz. Bu alışılagelmiş boktan çizgimizden çıkmak adına son 10 senenin gelişmelerini destekliyorum.
Ama bir yandan da öbür tarafı var işin, elitist tarafı var. Bazılarına göre herşey tozpembe olabilir ama bana göre değil işte. Ben kıl oluyorum çünkü Anadolu’dan yükselen bu kesime. Anadolu’dan çıktıkları için değil, tahtına konmayı amaçladıkları İstanbul elitlerinin zaaflarının aynısından kendilerinde de olduğu için. Yüzde yüz demokrasi ve insan haklarını benimseyemedikleri için. Herkes kadar iyi, herkes kadar kötü oldukları için. Kral ölünce yaşasın yeni kral olacakları için onlara da ısınamıyorum açıkçası.
TSK ve AKP’ye gelince. Kafası az biraz çalışan, ezberi bozabilmiş vatandaşlarımız TSK’nin:
1- Askeri açıdan başarısız (Şanslı kura çeken milli takım gibi büyük devletlerle karşılaşmadığımız Kurtuluş Savaşı dışında, askeri açıdan bir başarısı yok TSK’nin. PKK’ya karşı 20 senede bilmem kaç milyar dolar harcanmış, alınamayan sonuçlar belli. O kadar parayı bölgeye helikopterden atsam 2-3 sene pek olay çıkmaz)
2- Türkiye politikasına yönveren (MGK’dir olsun, softcore – hardcore darbelerdir olsun, ota boka görüş bildiren yeni eski komutanlardır olsun, TSK’nin iki dudağı arasında Türkiye gündemi)
3- Bencil (Bütün bunların altında biraz da TSK yönetim kadrosunun kendi ayrıcalıklarını kaybetmeme tasası yatıyor. Yıllarca demokrasi, insan hakları demeden yakıp yıkan adamlar, şimdi cumhuriyet değerleri diye kıyamet koparıyorlar)
bir kurum olduğunun farkında zaten. Dolayısıyla din ve devlet işlerini ayıran klişe laiklik kavramımız gibi TSK ve devlet işlerini ayıran yeni bir terim gerek Türkiye’nin geleceği için.
Ama bunun yanında AKP de boktan bir güruh. 15 yaşındaki kızla evlenen cumhurbaşkanı mı dersin, demokratız diyip ondan sonra korumalarına adam dövdüren, işçiye köylüye laf yetiştiren başbakanı mı dersin, şaibeli Unakıtan mı dersin, din adına bütün nefret ettiğim hurafe ve bağnazlıkları barındıran parti tabanı mi dersin (bkz. kadın hakları, töre cinayetleri). İstemediğin kadar pislik AKP’de de var. Destek verecek olsak AKP’nin saçmalıklarına da arka çıkmak gibi olacak, öyle de olmaz böyle de olmaz.
Sonuç olarak bütün bu çelişkiler içinde karar vermekte, taraf seçmekte zorlanıyordum. En sonunda ise Türkiye’nin bugünkü durumunun ne kadar boktan olduğunu ve memnuniyetsizliğimi düşündüm ve karar verdim. Değişim iyidir. Değiştirmeye değmeyecek kadar düzgün işleyen bir yanımız yok maalesef çünkü. Vur patlasın çal oynasın, herşey değişsin o zaman. Belki tutar, belki iklim değişir, Akdeniz olur.
Reuters News
PARIS, June 30 (Reuters) – France’s foreign minister called Turkey’s army a force for democracy on Monday, appearing to endorse its political role amid accusations it is behind a legal attempt to oust the country’s elected ruling party.
Bernard Kouchner, long an outspoken human rights campaigner, said it would be an “internal matter” if the Constitutional Court banned the governing AK Party, although it could affect Turkey’s European Union entry bid.
His comments to reporters came a day before France takes over the EU presidency and a Turkish prosecutor presents the legal case for banning the AK Party. Some party backers say the army is behind the case.
The court is due to begin hearings this week on a state prosecutor’s attempt to have the conservative party, rooted in political Islam, closed down amid widespread expectations that the AKP will be banned in August, possibly triggering elections.
“The army has played a very important role in Turkey for democracy and the separation of mosque and state,” Kouchner said, noting that the Court had overturned a law allowing women to wear the Islamic headscarf in universities.
The Turkish military sees itself as a guardian of the country’s secular constitution and has intervened four times in the last 50 years to oust governments, most recently in a soft coup to oust an Islamist-leaning government in 1997.
The prosecutor accuses the AK party of subverting Turkey’s secular order and plotting to establish an Islamic state, charges it strenuously denies. Turkish courts have banned some 20 parties in the past for Islamist or Kurdish activities.
The prosecutor wants the AK Party closed over charges of anti-secular activities and leading figures, including Prime Minister Tayyip Erdogan and President Abdullah Gul, banned from party membership for five years.
Asked how the EU should respond to such a ban, Kouchner appeared to rule out suspending Ankara’s membership negotiations with the 27-nation bloc, even though French President Nicolas Sarkozy has repeatedly said Turkey has no place in Europe.
The minister said France expected to open EU talks with Turkey on two or three more of the 35 chapters, or policy areas, into which community law is divided, during its six months in the chair.
“It is the (French) president who decides, but I think that if we want a Union for the Mediterranean, then Turkey has to be part of it. No one can be a better bridge between the Islamic world and Europe,” he said.
EU Enlargement Commissioner Olli Rehn has said it is not normal in a European democracy for a court to outlaw a democratically elected governing party, unless it advocates or practices the violent overthrow of the democratic order.
However, he has stopped short of saying whether Brussels would recommend formally suspending Ankara’s accession talks.
Some senior EU officials say the Union would be more likely to informally put the negotiations on hold, at least until there was a democratic clarification of the situation, if the AK party were banned and Erdogan ousted.
Although predominantly Muslim, Turkey was founded as a secular state in 1923 by Mustafa Kemal Ataturk. (editing by edited by Richard Meares)
Pisliğin ucu kendine dokunduğunda demokrasi elden gidiyor diye bağırıp çağırmayı bilen AKP, 1 mayıs gösterilerini karşısına almış halı saha maç yapıyor sanki. Bu sefer 1-0 öne geçti AKP’nin polisi.
Taksim milletin meydanı değil mi, gösteri yapınca kime ne olacak?
AKP de halka kontrol edilmesi gereken, hizaya sokulması gereken bir güruh gibi bakan bir parti. Ne iktidarı ne de gerçek demokratların kendilerine verdiği desteği haketmiyor AKP.
Ya ne günlere kaldık.
Yüce Türk milleti bir gün kafayı peynir ekmekle yiyecek deseler inanırdım da, kafayı çizenleri Bülent Ersoy sağduyuya ve aklın yoluna davet edecek deseler bir tarafımla gülerdim.
Ama bugün bunu da gördük. (Hürriyet’in haberi için)
Büyük diva Bülent Ersoy, Pop Star Alaturka yarışmasında aşağıdaki sözleri sarf etmiş:
Tamam vatan bölünmez, bilmem ne olmaz ama göz göre göre de bu çocukları bütün analar doğursun, toprağa versinler. Bu mu yani? Bir çocuğun ne demek olduğunu ben sizler gibi bilemem. Ben anne değilim, olamayacağım da. Ama insan olarak o anaların yüreğinin nasıl cayır cayır yandığını ben anlayamam ama anneler anlar. Başkalarının masabaşı savaşı için evladımı harcayamam. Bir oyun oynanıyor ve biz bunların oyuncağı oluyoruz.
Şehitler ölmez vatan bölünmez’ hep aynı klişe laflar. Hep bunu söylüyoruz zaten. Çocuklar gidiyor, kanlı gözyaşları, cenazeler… Klişeleşmeş laflar…
Bakırköy Cumhuriyet Savcılığı söz konusu konuşma için halkı askerlikten soğuttuğu için soruşturma başlatmış.
Hepsi şaka gibi. Türkiye’nin 24 senedir beceremediği şeyi 25. kere denediğinde yine olmayacağını anlayamaması şaka gibi. Oğlunu zorla elinden alan TSK, oğlunun ölüsünü geri verince “Vatan sağolsun” diyen anne babalar şaka gibi. Alakasız şarkıcı Bülent Ersoy’un, alakasız bir programda balçıkla sıvanmış gerçeği gösteren tokat gibi sözleri şaka gibi. Başı sonu hepsi absürt.
Birkaç gazetede Abdullah Gül’ün 1998′de Christian Science Monitor’idan Scott Paterson’a verdiği demeci cumhurbaşkanlığı seçimi öncesinde tekrar gündeme geldi. Daha önce de 1995′te Jonathan Rugman ile yaptığı bir röportajı ile laik çevreler tarafından eleştirilmişti Abdullah Gül.
Yine sevgili okurlarım için araştırdım buldum. Sağdan soldan dandik gazetelerden kırpılmış şekilde okumayın diye aşağıda röportajın Türkçe tercümesini yaptım. Zayıf olan İngilizce’me güvenmeyenler için de İngilizce aslını yazının sonuna koydum. Benim gördüğüm fazla yeni bir fikir açılımı yok, eskilerden bir demet sunmuş Abdullah Gül abimiz.
Mini Etekler ve Çarşaflar Camiler Arasında Yürüyebilir Mi? (20 Ocak 1998)
Türkiye’nin İslamcı Refah Partisi’nin mirasçıların listesinin başında eski devlet bakanı ve partinin ılımlı sesi Abdullah Gül var.
Yeni şekliyle varlığını sürdürebilmesi için İslamcı partinin, laik düşmanlarının Türkiye’nin İslami bir devrimin eşiğinde olduğuna dair korkularını yatıştırması gerekecek.
Sayın Gül’e göre bu korkular partinin gerçek amaçlarının abartılmasından kaynaklanıyor.
Gül’e göre partisinin istediği kadınlara İslami kıyafetleri zorla giydirmek, zorla İslami eğitim vermek veya İslam kanunları empoze etmek yerine Türkiye’de Batı ve İslami geleneklerin sentezi ve karşılıklı saygısı. Bazı radikal Refah çevrelerinde Türkiye’nin yıllardır süregelen laik geleneğinin geri çevrilmesi isteniliyorsa da Gül “Türban ve mini eteğin el ele yürümesinden” bahsediyor.
Bunun karşısında, ordu ve laik elitler çoğu zaman kendilerine İslam’ın açıkça kendini göstermesini engellemeyi görev biliyorlar – mesela devlet dairelerinde İslami kıyafet giymek yasak.
Sayın Gül “Bunlar laik elit tabaka değil, bunlar din karşıtı” diyor meclisteki ofisindeki röportajımızda. “Bunlar ateizm diye başka bir din yaratmaya çalışıyorlar. Asıl tolerans göstermeyenler laik insanlar, kendi hayat tarzlarını burada empoze etmeye çalışıyorlar.”
“Bütün bunları Batı dünyası için yapıyorlar ama Batı ülkelerine bakarsanız hiçbirinde böyle değil” diyor. “Bu ülkede bir partiyi kapatıyorlar ama bu parti mecliste en büyük grup olmaya devam edecek, yazık değil mi. Utanç verici.”
Gül Refah Partisi’nin liderlerinin iktidarda geçirdikleri bir yıl boyunca hatalar yaptığını kabul ediyor ama hiçbirinin kanunları çiğnemediğini iddia ediyor. Gül, İslamcı Başbakan Necmettin Erdoğan’ın Ramazan ayında verdiği iftarın Anayasa Mahkemesi’nin partiye kapatma kararındaki faktörlerden birisi oluşuna işaret ediyor.
“Bu ülkede bilge bir politikacı bunu yapmaz, çünkü bu olay başka bir şekilde yorumlanabilir” diyor Gül. “Ve bu ve buna benzer hatalarımızı Refah Partisi’ni kapatmak için kullanıyorlar. Bunlar politik açıdan yanlış hareketler olabilirler ama hiçbiri kanunsuz veya yasadışı hareketler değiller.”
Gül nüfusa göre belediyelerin üçte ikisinin Refah Partisi tarafından yönetildiğine ve icraatlerinin beğenildiğine dikkat çekiyor.
Ama bazı {laik} çevreler bize çok kötü bir imaj yaftalamak istiyorlar, çünkü bizimle rekabet edemiyorlar.” “Vatandaşlara hizmet etmeyi beceremediler, ve öz güvenlerini geri kazanmak için kendilerini kanıtlayacakları yerde bizi gayrimeşru göstermeye çalışıyorlar”
Eğer bizimle rekabet etmek istiyorsanız, malınızı satmayı (öğrenin)”
Can Miniskirts And Veils Walk Amid Mosques?
Scott Peterson, Staff writer of The Christian Science Monitor
479 words
20 January 1998
The Christian Science Monitor
High on the list of likely successors to the old guard of Turkey’s pro-Islam Welfare Party is Abdullah Gul, a former minister of state who is a moderate voice of the party.
To survive in a new form, the reworked Islamist party will be required to ease hard-line views that cause its secular enemies to fear that Turkey is ripe for Islamic revolution.
Such fears blow the party’s real and legitimate aims out of proportion, Mr. Gul says.
What his party wants is not enforced Islamic dress on women, enforced Islamic education, or imposed Islamic law, Gul contends, but a melding – and mutual respect – of the joint Western and Islamic traditions in Turkey. Though some Welfare hard-liners have called for turning Turkey’s decades-long secular tradition on its head, Gul speaks of the “Islamic headscarf and the miniskirt walking hand in hand.”
The military and secular elite, in their turn, often interpret their role as one that must prevent any overt manifestation of Islam – wearing Islamic dress in government offices is forbidden, for instance.
“They are not the ’secular elite,’ they are anti-religious,” says Gul, in an interview in his parliament office. “They want to create another religion, which is atheism. It’s the secular people who are not tolerant, and they want to impose their lifestyle here.
“They do all this for the sake of the Western world, but if you look at Western countries none of them are like that,” he says. “Isn’t it a shame for this country that they are closing the party, and still the party will continue as the largest group in parliament. It’s very shameful.”
Gul admits that Welfare leaders made mistakes during their year in power, but rejects that any of them broke the law. He points to the case of Islamist Prime Minister Necmettin Erbakan giving an iftar dinner party during the Islamic holy month of Ramadan – one of the examples used by the High Court in deciding to ban the party.
“In this country, maybe the wise politician wouldn’t do this, because it would be interpreted in a certain way,” he says. “But these are the kind of mistakes they are using to shut Welfare down. Maybe they are politically wrong, but none of them are unlawful or illegal.”
Two-thirds of the population is ruled locally by Welfare officials, he notes, and their work is largely appreciated.
“But certain {secular} circles create a very bad image of us – because they can’t compete with Welfare,” Gul says. “They failed to serve the people, to get their confidence, so instead of proving themselves they are playing us as illegitimate.
“If you want to compete with us, OK,” he adds. “Sell your goods.”
Radikal gazetesinde Avrupa Birliği Güvenlik Çalışmaları Enstitüsü’nün Türkiye üzerinde hazırladığı “Türkiye’de Kriz: Avrupa Yolunda Yeni Bir Engel Mi?“ başlıklı rapor hakkında bir rapor çıktı.
Raporun özetini elimden geldiğince Türkçe’ye çevirdim. Metinin orjinalini buradan ulaşabilirsiniz. Özet kısmı kabaca şöyle:
Türkiye’de devam etmekte bulunan krizi şu etkenlerin ışığında değerlendirmek gerekir: ikiye bölünmüş bir toplum, zayıf bir politik sistem, Doğu Anadolu’daki düşük yoğunluklu isyan, ve ordu egemenliğinde, Kemalizm adı verilen devlet ideolojisine derinden bağlı iktidar zümresi. Kemalistler politik İslam’ı, Kürt milliyetçiliğini ve Avrupa liberalizmini ana rakipleri olarak algılamaktalar. Bu ve bu çalışmada açıklanan diğer sebepler yüzünden, kökleri politik İslam’a dayanan AKP ve ordunun karşı karşıya gelmesi sadece bir an meselesiydi. Halihazırda 2003 ve 2004’te ordu etkin olarak AKP’yi iktidardan devirme yollarını araştırıyordu. Ancak ordunun halk desteğini çekmesi ve halkı protesto için sokaklara dökmesi için Türkiye’de “Avrupa yorgunluğunun” birikmesi ve laik orta sınıfın AKP’nin iddia edilen gizli İslamı planlarından korkusunun artması gerekti.
Bu çalışmada gösterileceği gibi, Türk toplumunun yavaşça İslamcılaşması endişe duyulması gereken bir nokta ancak AKP’nin bunda oynadığı rol çok ufak veya hiç yok. Diğer yanda, ordunun Kemalizm’in laik yönlerini kucaklaması 1980 darbesi akabinde yine aynı ordunun İslam’ı desteklediği göz önüne alınırsa garip kaçabilir. Ancak, şu an gelinen noktada politik İslam’dan çok ordunun Cumhurbaşkanı ve Başkumandan olarak İslami kökenli ve AB yanlısı bir adayı kabul etmemekte ısrarcı olmasının payı var.
Haziran çıkışlı raporun orjinal ismi “Crisis in Turkey: just another bump on the road to Europe?”. Yazarı da Walter Posch. Raporun tam metnine buradan ulaşabilirsiniz ama ben yine okuduğum önemli noktalara dikkat çekmek istedim:
Yazar öncelikle uzunca ordunun AB’ye karşı çıkmasına değinmiş. AB’nin demokratikleşme kriterlerinden biri de ordunun iktidar üzerindeki etkisinin kalkması olmasından dolayı TSK’nın AB’ye uzak durduğunu belirtmiş. AB ve demokratikleşmenin Kemalizm’in politikadaki pençelerini kaldıracağını söylemiş.
Daha sonra uzun uzadıya Nokta dergisinde yayımlanan darbe günlüklerinden bahsetmiş. Eski Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök’ün darbeye karşı çıktığı fakat kuvvet komutanlarının AKP’yi devirme planları yaptığından bahsetmiş. Darbeci komutanların Aydın Doğan’la buluşup TSK’nın halkın desteğini arkasına alması konusunda yardımcı olmasını istediklerinden bahsetmiş. Özellikle Şener Eruygur’un diğer komutanlardan daha aceleci bir şekilde darbe planları yaptığından ve darbeyi 2004′te yapmayı istediğine değinmiş.
Yazarın bunların dışında biraz daha bilindik konularda yaptığı güzel ve isabetli tespitler var. Ama AKP’nin seçimlerden zayıflayarak çıkacağını tahmin etmiş ve seçim sonuçlarını önceden pek kestirememiş olması kendisine olan güvenimi biraz sarstı. Yine de analizleri ve dipnotları açısından bile önemli bir çalışma, özellikle de AB’nin resmi bir kuruluşu tarafından yayımlanmış olması AB’nin Türkiye’ye bakış açısını yanstıması açısından önemli.
Seçim sonuçları bazılarımızı şaşırtsa da birkaç hafta önce yapılan anketlerin tahminleri doğrultusunda şekillendi. Seçmenin yarısı AKP’yi seçerken, CHP’nin oyları yerinde saydı. Kürt siyasetçileri ve anti-Kürt MHP’de meclisin cümbüşüne katılmaya hak kazandılar.
Seçimlerden sonra AKPliler bayram ediyorlar, CHPliler “Baykal Rodos’a” diye bağırıyorlar, Kürtler meclise yeniden girmenin keyfini yaşıyorlar. Atatürkçü laik geleneğin bazı temsilcileri ise adeta kan ağlıyor, cumhuriyet devri kapandı, artık kadınlar çarşafa girecek diyorlar.
Türkiye’nin demokratik yönde ilerleyebilmesi için AKP’nin seçilmesi ve bu kadar oy alarak seçilmesi iyi olabilir. Neden derseniz, mevcut diğer partilerin hiçbiri Türkiye’de köklü bir değişimi savunmuyorlar. CHP, AKP’nin değişimlerine karşı çıkarak oy toplamaya çalışıyor. MHP, Apo’yu asacağını söylerek ufak hesaplar yapıyor. Dolayısıyla, AKP takiyye yapmayıp icraatlarına devam ederse, biraz akıllı olursa Türkiye’de gerçekten köklü ve olumlu bir değişiklik yaşanabilir gibi geliyor bana. Ama AKP cumhurbaşkanlığı seçimlerinde olduğu gibi yine dayatmacı, uzlaşmaz bir tutum içine girerse, toplumda laikliğe karşı saldırı addedilebilecek hareketler yaparsa, o zaman bu seçim Türkiye’yi kaosa sürükler. (4 sene önceki seçimlerde yine AKP sandıktan lider çıktığında bir takım garip insanlar cumhuriyet elden gidiyor diye yaygara koparmışlardı. 4 sene sonunda birşey olmadı şimdilik. Dolayısıyla AKP’nin hükümeti devam ettirmemesi için bir sebep göremiyorum.)
Bu arada Baskın Oran, biraz da 2.Bölge’deki DTP adayına kurban giderek meclise giremedi. Ama DTP adayı da giremedi. Baskın Hoca’yı mecliste görmek çok istiyordum. Ama artık bir dahaki sefere diyelim. Ufuk Uras’ın mecliste girmiş olması ise çok sevindirdi beni. Bakalım tek kişi olmasına rağmen meclisin havasını etkileyip ortalığı biraz karıştırabilecek mi.
AKP’nin seçim tarihini halkın belli bir kesiminin tatile çıktığı temmuz ayına denk getirmesi oyunun sadece ilk ayağıydı. CHP ve diğer partiler bu karara karşı çıktılar. Mantık basit, Türkiye’de tatile gidenler ekonomik durumu biraz daha hallice olanlar, AKP’nin kalesi sayılan düşük gelirli kesim tatile gitmediği için AKP’nin oy oranı suni bir şekilde artacak.
Eskiden ayrı basılan ve seçmenlere önceden dağıtılan bağımsız aday pusulaları şimdi diğer parti ve bağımsız aday isimleriyle beraber aynı pusulada yer alacak. Okuma yazma bilmeyen Kürt seçmenler eskiden, oy verecekleri bağımsız adayın pusulasını temin edip oy atarken, bu sefer 15-20 parti ve en az bir o kadar da bağımsız aday ismi listeleyen pusulada kendi adayını bulmak zorunda kalacak.
Ve asıl can alıcı noktaya geliyorum. Türkiye’de laik, demokratik, Atatürkçü geçinen, İstanbul’da Ankara’da İzmir’de meydanları Türk bayraklarıyla dolduran bir kesim var. Ama ilginçtir ki bu kesim kendine rakip gördüğü grupların önünü kesmek için anti-demokratik oyunlar oynanmasından hiç ama hiç rahatsız olmuyor. Aslında bakarsanız, AKP yandaşları ve dinciler bir yanda, bu bayrak hastaları bir yanda, aynı madalyonun iki farkı yüzü aslında. Söylemleri farklı ama yaklaşımları aynı oranda faşist, baskıcı, anti-demokratik ve cahil.
![]() |
Genelkurmay Başkanlığı’nın 27 Nisan’da yaptığı açıklama Türkiye’nin ve hatta dünyanın gündemine bir anda oturuverdi. Genelkurmay’ın internetten yaptığı açıklama sayesinde Türkiye dünya darbe edebiyatına “e-darbe” terimini de kazandırmış oldu. E-darbe’nin tam metnine buradan ulaşabilirsiniz. Beni asıl üzen Türkiye’nin gidişatını bu kadar derinden etkileyen bir açıklamanın bu kadar özensiz bir |
şekilde yapılması oldu. Tamam televizyon ve radyonun modası geçmiş olabilir, ama internet de bu kadar zayıf kullanılmamalı. Eğer Türkiye hükümetini sallayacak bir açıklama yapacaksan, bunu basit bir .htm sayfasıyla yapmak abes kaçar. En azından bir flash animasyonu koyabilirlerdi, ne bileyim .php kullanıp etkileşimli birşeyler yapabilirlerdi. Genelkurmay Başkanı açıklamayı kamera önünde yapıp youtube’a koyabilirdi sonra, hem vatandaş böylece videoya not verir, yorumlarını paylaşırdı. O da olmadı Yaşar Büyükanıt kendi tuttuğu blog’dan duyurabilirdi hassasiyetlerini. Hayır dünyaya rezil oluyoruz, en azından Türkler teknolojiyle son derece haşır neşir imajı verirdik.
Neyse artık bir dahaki sefere diyorum ve Genelkurmay’ın en son çıkan 45′liğinden şu kupleyle bitiriyorum:
Özetle, Cumhuriyetimizin kurucusu Ulu Önder Atatürk’ün, “Ne mutlu Türküm diyene!” anlayışına karşı çıkan herkes Türkiye Cumhuriyeti’nin düşmanıdır ve öyle kalacaktır.
Abdulah Gul’un1995′te yaptigi cok tepki ceken reportajin orjinal metnini asagida yayimliyorum. Factiva adli parali bir haber servisinden arayip buldum, kelimesine dokunmadim, Abdullah Gul’un meshur sozlerini kalin harflerle yazdim.
TURKISH ISLAMISTS AIM FOR POWER. By Jonathan Rugman.
27 November 1995, The Guardian
ABDULLAH GUL is dressed in a well-cut suit and tie. The MP may be the deputy leader of Turkey’s Islamic revivalist Welfare Party, Refah, but he speaks good English and seems to have been schooled within the political traditions of the West.
Such is his charm that Mr Gul is often given the task of explaining Welfare’s policies to suspicious foreigners. Yet his message is unmistakably radical, a direct challenge to Turkey’s unique status as the only secular democracy among 52 Muslim countries.
“This is the end of the republican period,” Mr Gul says flatly. “If 60% of Ankara’s population is living in shacks, then the secular system has failed and we definitely want to change it.”
With a general election less than a month away, and Welfare performing well in the opinion polls, Mr Gul’s message cannot be ignored.
An opinion poll by the True Path Party of the prime minister, Tansu Ciller, puts the Islamists in second place, 3% behind True Path, while other parties rank Welfare first.
Last year Welfare made sweeping gains in local elections, winning the mayoralties of Ankara and Istanbul and 20% of the vote. Next month it is aiming for 30% – enough to form Turkey’s next government.
That percentage will probably be difficult to achieve, because of the vote is fragmented between numerous left and rightwing secular parties, which have, however, not united to combat Welfare.
Fifteen years after the last military coup, many Turks are disillusioned with the failure of secular politicians to tackle their mounting social and economic grievances. Analysts agree that Welfare will attract a large protest vote.
“They are a serious political force,” said a Western diplomat in Ankara. “Very purposeful, very organised. They are preying upon real structural problems that need to be solved. If Welfare comes to power, will it still be one man, one vote?”
The party says it wants to abolish un-Islamic bank interest rates and pull Turkish troops out of the war zone of the mainly Kurdish south-east, where vague talk of “Muslim brotherhood” between Turks and Kurds has won it much support.
Mrs Ciller is standing on a rightwing law and order platform, with leading security chiefs standing beside her as candidates. She has taken tea with religious leaders and is anxious to present herself as a good Muslim. But in Europe she presents the election as a straightforward contest between pro-Western reformers and Islamic fundamentalism.
Her opposition to fundamentalism has won her broad secular establishment support, including that of Cefi Kamhi, an Istanbul industrialist and the first Turkish Jew attempting to enter parliament since 1957. “I see Welfare as the major challenger,” Mr Kamhi says.
Welfare’s leader, Necmettin Erbakan, is vehemently anti-Jewish and has blamed Christian Armenians for Turkey’s social ills.
“Europe is a continent of drug addicts – a cauldron of intrigue and oppression,” Mr Erbakan said recently, describing Welfare’s mission to “forge the world unity of Islam and rescue the West”.
Oguzhan Asilturk, one of 38 Welfare MPs in the 440-seat parliament, refuses to rule out the possible introduction of Islamic sharia law, because, he says, he does not want to hurt the feelings of Welfare’s supporters.
At the municipal level, Welfare has been more restrained – championing headscarves against mini-skirts, promising to ban prostitution, describing ballet as indecent, demolishing “obscene” statues and painting bollards in Istanbul an Islamic green.