Saldıray'dan Memleket Manzaraları

İlker babaya az ulus devlet az pilav

Sep 25
3 Yorum

Birleşmiş Milletler toplantısı vesilesiyle tam da kendimi Myanmar’ın içler acısı durumuna kaptırmıştım. İnternetin, uydu anteninin, yabancı yayınların yasak olduğu, askerin yönettiği Myanmar’ın cuntasına lanet okuyup budist rahiplerinden peşine takılmışken Kara Harp Okulu’ndan gelen haberler yine beni çileden çıkardı.

Artık bu konularda pek yazmak da istemiyorum, çünkü hep aynı şeyleri söylemekten sıkıldım. Öğrendiğim, okuduğum, edindiğim bilgilerin ışığında Türkiye’de askeriyenin durumuna başka bir yorum getiremiyorum çünkü. Hep temcit pilavı gibi aynı konular, aynı yorumlar, aynı fikirler. Ben de hep aynı karşı fikirleri öne sürüyorum ama değişen birşey yok, it ürüyor, kervan yürüyor.

İlker Başbuğ konuşmasında TSK’dan görmeye alıştığımız en güzel motiflerden bir derleme yapmış. Hemen teker teker bu unsurları ele alarak biraz analiz yapmaya çalışalım.

Öncelikle Başbuğ konuşmasının konusunu “Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesinin temel unsurlarını oluşturan ulus devlet, üniter devlet ve laik devlete yönelik tehdit ve risklerin değerlendirilmesi” olarak seçmiş. Hiç şaşırmadım… Özellikle tehdit ve risk kelimelerinin seçilmiş olmasına dikkat edelim. Ortada bir tehlike olması lazım ki ordu kendi varlığını, masraflarını, ülke siyasetine karışmasını makul gösterebilsin. Bu tip risk veya tehditlerin olmadığı bir ortamda zaten orduya gerek kalmaz, ve hiçbir komutan da tartışması yapılan anayasa tasarıları üzerine resmi fikir bildiremez. Dolayısıyla TSK’nın Türkiye’yi diken üstünde tutma politikasının biz uzantısıdır bu konuşmanın konusu da. Hatta eskilere uzanıp Milli Güvenlik dersi kitabımın Türkiye’ye yönelik tehditlerden bahseden ünitesi geldi aklıma. Ermenistan, Yunanistan, Iran, Irak, Suriye, Türkiye’ye komşu olan olmayan ne kadar ülke varsa hepsi tehdit olarak gösteriliyordu. Bu bilinçli hareketin maksadı bugün George Bush’un ABD’de yaptığı gibi korku polikası üzerinden destek kazanmaktan farklı değil. Maalesef “dediğimi yapmazsanız başınıza böyle kötü şeyler gelir” demek halka mantıklı bir açıklama sunmaktan her zaman daha kolay ve etkili oluyor.

Devam edelim. Sonra İlker Başbuğ terörle mücadelenin nasıl yapılması gerektiğinden dem vuruyor… Ve bakalım şaşırtıcı bir şekilde ne diyor:

Burada önemli olan nokta, ulusal ve uluslararası yasa yapıcıların, insanların temel hak ve özgürlüklerini gözetirken, onların güvenliklerini ve yaşama haklarının korunmasını da aynı derecede gözetmek zorunda olduklarıdır.

Türkiye, terör tehdidi altında olan ve terör olaylarıyla yaşayan bir ülke.İnsanların temel hak ve özgürlüklerinin gereksiz yere kısıtlanması nasıl kabul edilemezse, bu hak ve özgürlüklerin teröristler tarafından istismar edilmesi de kabul edilemez.

Yine Bush’un 2001 senesinde Patriot Act adı verilen terörle mücadele adına kişisel özgürlükleri kısıtlayan yasasına benzer bir yaklaşım sergilemiş İlker Başbuğ. Ama Başbuğ öyle bir dillendirmiş ki olaya dışardan Türkiye’yi bilmeyen biri baksa, kişisel hak ve özgürlüklerimiz o kadar sınırsız, insan haklarına o kadar saygılıyız ki teröristlere karşı düzgün mücadele edemiyoruz zanneder. Olağanüstü Bölgeler’le, Devlet Güvenlik Mahkemeleri’yle, kitapçılara atılan bombalarla, evinden alıp infaz edilen şüphelilerle, köy yakmalarla, işkencelerle istediğimizi elde edemedik, biraz da müsamaha gösterin artık, terörle mücadelemizde azcık önümüzü açın demek istiyor heralde Başbuğ.

Sonra Başbuğ Kuzey Irak’taki gelişmelere değinmiş:

Irak’ın kuzeyindeki oluşum ve gelişmelerin bu bölgedeki Kürtlere tarihte hiç olmadığı kadar siyasal, hukuki, askerî ve psikolojik güç kazandırdığı da diğer bir gerçektir. Ayrıca bu durumun, vatandaşlarımızın bir kısmı üzerinde yeni bir aidiyet modeli yaratabileceğine de dikkat edilmelidir.

Peki vatandaşlarımızın bir kısmı (Kürtler) üzerinde neden yeni bir aidiyet modeli yaratsın Kuzey Irak’ta kurulan bir devlet? Kürt vatandaşlarımız 80 senedir bu devletin sınırları içinde yaşamıyorlar mı? Çoğu Türkçe’yi anadilleri gibi bilmiyorlar mı? 80 senedir Türkiye Cumhuriyeti bu vatandaşları kendine bağlayabilmekte bu kadar mı beceriksiz oldu, onları devletten bu kadar mı soğuttu ki, 80 sene sonra Irak’ta peydah olan yeni bir ülkeye heves etsinler. Eğer böyle bir istek varsa, bu sadece ve sadece Kürt vatandaşlarının karnını bile doyurmayı beceremeyen, onların dillerini, kültürlerini, yeri geldiğinde isimlerini bile yasaklayan Türkiye Cumhuriyeti’nin ve buna destek çıkıp çanak tutan TSK’nın ayıbıdır.

Sonra Başbuğ şöyle demiş:

Ne gariptir ki, dün olduğu gibi bugün de, laiklik karşıtı hareketlerin ve etnik milliyetçilerin öncelikli ve ortak bir hedefi vardır. O da ulus devlet yapısıdır.

Başbuğ’un bu sözlerindeki amacı kestirmek zor değil. Laiklik karşıtlarını ve Kürtler’in demokratik haklarını savunanları aynı kefeye koyarak TSK’nın düşmanlarını aynı kefede topluyor. Bu iki grubu birbirleriyle ilişkilendirerek ikisinin de kötü yanlarının birbirlerine bulaşmasını istiyor. Böylelikle laiklik karşıtı birisi aynı zamanda terörist destekçisi veya bir Kürt hakları savunucusu aynı zamanda bir şeriatçıyla aynı kefeye konulabilecek.

Başbuğ daha sonra Türkiye’nin kafası çalışan, düşünen, bağımsız, korkmayan aydınlarına da mesaj veriyor. Adeta bir Yasin Hayal edasıyla “akıllı olsunlar” diyor:

Özellikle başta aydınlar olmak üzere herkesin; yaşanmakta olan fikir anarşisi içerisinde toplumun gerçek yapısını ve sorunlarını öğrenmek yerine, kendilerine dayatılan fikirler doğrultusunda hareket etmede çok dikkatli ve duyarlı olması gerekmektedir.

Başbuğ konuşmasının ilerleyen bölümlerinden -olmazsa olmaz- Atatürk’ten alıntılar yaparak, anayasa tartışmalarında önemli yer tutan anadilde eğitim konusuna değinmiş:

Dil. Atatürk Türk dilini şöyle tanımlamaktadır:
“Türk dili, Türk ulusunun kalbidir, zihnidir.”
“Millî duygular ile dil arasındaki bağ, çok kuvvetlidir. Dilin millî ve zengin olması,millî hissin gelişmesinde başlıca etkendir.”
“Dil yaşayan bir varlıktır ve korunmaya muhtaçtır. Dilini kaybeden bir ulus, her şeyini kaybetmeye mahkûmdur.”

Atatürk’ün zamanında çoğu yazdığını bugün okuduğumuzda pek birşey anlayamadığımızı, ve yine Atatürk’ün Güneş Dil Teorisi gibi saçma sapan bir olaya öncülük ettiğini düşünürsek, kendisinin dil konusunda yazdıklarını pek kaale almayacağım. Ama Türkiye’de bir konuda doğruluğumuzu ispat etmenin en kolay yolu Atatürk’ü kendi tarafımıza çekmek. Böylelikle her türlü itiraz yolu kapanıyor, size karşı çıkanlar Atatürk’e karşı çıkmış gibi oluyorlar. Ne de olsa Türkiye’de Allah’a karşı çıkılır da Atatürk’e karşı çıkılmaz.

Başbuğ devam ediyor:

Türkçenin dışında, bazı etnik grupların kendi dillerini öğrenmek istemelerini kabul etmek ve bu isteğe saygı göstermek farklı bir durumdur; bu dillerde eğitim ve öğretim yapılmasını kabul etmek ise, çok başka bir durumu ifade eder. İkincisini ulus devlet anlayışıyla bağdaştırmak mümkün değildir.

Bianet’te geçen bir yazıda çok mantıklı soruyla cevap verilmiş üstte yazanlara. Madem kendi dillerini öğrenmek Kürtler’in bir hakkı, okulda öğrenmezlerse nerde öğrenecekler bunu. Almanya’da Bulgaristan’da azınlık halinde olan Türkler kendi dillerini öğrenebiliyorlar ama Kürtler hala yasaklı hep yasaklı.

Son olarak Başbuğ Atatürk milliyetçiliği tartışmalarına da şöyle bir açıklama getirmiş:

Atatürk, milliyetçilik anlayışını en veciz şekilde şöyle ifade etmiştir: “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına, Türk milleti denir.”

Atatürk’ün milliyetçilik kavramında, ırkçılık, etnisite, din ve mezhep ayrımı var mıdır? Atatürk’ün milliyetçilik anlayışında yayılmacılık, diğer ulusları küçümseme var mıdır? O’nun milliyetçilik anlayışından daha birleştirici ve bütünleyici bir anlayış olabilir mi?

Ben mi Türkçe anlamıyorum yoksa Başbuğ kasten mi böyle yorumluyor. Türkiye Cumhuriyeti’ni kuranlara Türk milleti denir sözü TC’nin kurulmasında emeği geçmiş Türkler’i, Kürtler’i, Ermeniler’i ve diğer azınlıkları Türk milleti kefesinde topluyor. Yani azınlıkların kimlikleri yok sayılarak çoğunluğa dahil ediliyorlar, adeta siz de bizdensiniz deniyor. Halbuki Bulgaristan’daki Türkler’e Bulgar milletine dahil edelim sizi derseniz alacağınız cevap çok bellidir. Bu kadar bariz, azınlıklarının farklılıklarını yok sayıp onları Türkler’in dominant duruşuna dahil etmek isteyen bir anlayış nasıl birleştirici ve bütünleyici bir anlayış olabilir peki? Eğer Kürtler ve Ermeniler bir gün “biz ne Kürt ne Ermeni’yiz, biz Türk’üz Türk milletiyiz” derlerse olur… Bunu onlardan beklemek de büyük haksızlık olur.


Azınlık Hakları ve Kültürel Haklar Çalışma Grubu Raporu

Aug 10
2 Yorum

Baskın OranEn sonunda fırsat bulup Baskın Oran’ın yargılanmasına sebep olan “Azınlık Hakları ve Kültürel Haklar Çalışma Grubu Raporu”nu okuyabildim. Konuyla haşır neşir olmayanlar için özet geçiyorum. Başbakanlık İnsan Hakları Danışma Kurulu tarafından azınlıklar üzerine akademik bir çalışma yapması için görevlendirilen Baskın Oran ve diğer akademisyenler hazırladıkları raporu komisyonlarda 1.5 sene tartıştıktan sonra 2004 senesinin sonuna doğru açıklıyorlar. Rapor açıklandıktan sonra da devlet bölücülük yapmak suçundan 5 yıl hapis istemiyle dava açıyor raporu hazırlayanlara. Olayın Aziz Nesin hikayelerine ne kadar benzediğinin siz de farkındasınızdır. Devlet yap diyor, sonra da yaptığın için dava açıyor. Neyse lafı uzatmadan raporda bahsedilen birkaç ana konuya değineyim, teferruatını yukardaki bağlantıdan okuyabilirsiniz. Ayrıca açılan davada Baskın Oran’ın savunmasına da bu bağlantıdan erişebilirsiniz. Olayın kendisinin dışında savcılığın iddianamesi de ayrı bir komedi zaten.

Baskın Hoca öncelikle Türkiye’deki azınlık kavramının çağın gerisinde kaldığından bahsediyor. 1923 Lozan’da sadece Türkiye’deki bazı ayrimüslimlerin (Ermeni, Rum, Musevi) azınlık kategorisine alındığını ve diğer azınlıkların devletçe tanınmadığını söylüyor. Ayrıca raporda dikkat çekilen bir diğer husus ise Lozan Antlaşması’na göre vatandaşların istediği dili ticarette, açık kapalı toplantılarda ve basın, yayın organlarında kullabilmesi maddesi. Bu kurula bugün gelinen noktada bile ne kadar riayet edildiği şüpheli.

Raporda eleştirilen bir başka unsur ise anayasının üçüncü maddesindeki Türk devletinin dili Türkçe’dir ibaresi. Baskın Oran devletin dili olamayacağını, olsa olsa devlet işlerinde kullanılacak resmi bir dil belirtilebileceğini söylüyor. Anayasada laiklik ilkesine göre devletin dini de olamayacağı söyleniyor ama devlet kontrolündeki Diyanet İşleri Başkanlığı pekala Sünni Müslüman inancına hizmet veriyor. Rapordaki ifadeyle benim nacizane anayasa yorumumu yan yana koyarsak TC’nin etnik (Türk) ve dini (Sünni Müslüman) duruşu ortaya çıkıyor, ana adı, baba adı, bir de kan grubu koyduk mu tastamam bildiğimiz kimlik işte. Polis yeni yasaya göre istediği yerde durdurup sorarsa gösteririz.

Raporun geri kalan kısmında devletin kanunlarından ve Yargıtay kararlarından yola çıkarak, resmi devlet ideolojisinde Türk kelimesinin bir üst-kimlik değil, etnik anlam ifade eden bir alt-kimlik olarak öne çıktığı gösterilmiş. Mesela birçok kanunda ve yargı kararında gayrimüslim TC vatandaşları için “yabancı uyruklu TC vatandaşları” “memleket içindeki yerli yabancılar” gibi eşitlik ilkesiyle bağdaşmayan ifadeler kullanılmış. Ondan sonra genelkurmay çıkıp “Ne mutlu Türk’üm demeyen bu ülkenin düşmanıdır ve öyle kalacaktır” diyebiliyor. Herşeyden önce devletin kendisi ve kurumları Türkiye’de yaşayan azınlıkları Türk’ten saymıyor, ondan sonra da etnik Türk etiketini gururla taşımadıkları için bu azınlıkları düşman ilan ediyor. Bu mantık düğümünde hep beraber ikinci defa Aziz Nesin’i saygıyla analım.

Son olarak kendimden bir iki inciyle bitireyim. Türkiye’deki azınlıkların kendilerini bu devlete ve topraklara yabancı hissettiren resmi ideolojinin önüne geçmek için Türkler’e verilmiş her hakkın onlara da verilmesi lazım. Eğer Türkler’in Türkçe televizyon kanalı, okullarda Türkçe dersi varsa, aynı haklar Ermeniler’e Süryaniler’e de verilmeli. Hatta devlet bu konuda herkese ön ayak olmalı. Sonuçta bu halkın vergileri TRT’yi ayakta tutuyorsa, vergi veren Kürtler’in de Kürtçe yayın izleme hakkı olduğunu kabul etmeliyiz. Ancak bu sayede, Baskın Hoca’nın deyişiyle, “zorunlu vatandaşlar” “gönüllü vatandaşlara” dönüşebilirler. Bunun olabilmesi için de herşeyden önce Türk Sünni Müslüman çoğunluğun toplumdaki baskın rolünden vazgeçmesi ve azınlıklarının ezilmesine göz yummayı bırakması gerekir.


Yazar Hakkında

1983 doğumluyum. İlkokulu, ortaokulu, liseyi ve akabinde üniversiteyi zar zor bitirdim. Futbolu, sinemayı, küfür etmeyi, nifak tohumları ekmeyi çok severim.

Ara

Gezinim

Kategoriler:

Bağlantılar:

Arşiv:

Beslemeler