Orgenal Büyükanıt’ın 30 ağustos mesajına buradan ulaşabilirsiniz. Mesajın can alıcı noktalarına aşağıda yer verdim.
Bilime ve akla dayanan Atatürkçü Düşünce Sisteminin esaslarını kavrayamamış birtakım kötü niyetliler tarafından; Türk ulusunun birlik ve beraberliğini, Türkiye Cumhuriyeti’nin laik ve demokratik yapısını bozmak ve çağdaş kazanımlarını ortadan kaldırmak amacıyla yürütülen sinsi planlar ne yazık ki her geçen gün farklı şekillerde ortaya çıkmaktadır. Üzülerek ifade ediyorum ki, yaşadığımız günlerde hem ülke içinden hem de ülke dışından Türk Silahlı Kuvvetlerine karşı yapılan saldırılar artmış bulunmaktadır. Bu saldırıların amacı, Türk Silahlı Kuvvetleri mensupları tarafından çok iyi bilinmektedir. Türkiye Cumhuriyeti’nin üniter yapısını içine sindiremeyen bölücüler ile laik yapısını sistematik bir yaklaşımla aşındırmaya çalışan şer odaklarının yaklaşımlarını, tüm ulusumuz çok açık olarak izlemektedir.
Bu tehditler karşısında, hiçbir etnik temele dayanmayan ve Anayasamızda açıkça belirtilen, soydaşlık değil yurttaşlık esasına dayanan ve Ulu Önderimiz Atatürk’ün: “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türk halkına Türk ulusu denir.” veciz ifadesinde yerini bulan Atatürk milliyetçiliği ve laiklik, bilim ve aklın parlak ışığı ile bütün bu karanlık güçleri boğarak bizi aydınlık bir geleceğe ulaştıracaktır.
Bütün basınımız analizini yaptı. Ben de bir üstünden geçeyim. İlk paragrafta Türk Silahlı Kuvvetlerine karşı yapılan saldıraların arttığından bahsetmiş Org. Büyükanıt. Ben de katılıyorum bu yorumuna. Bence Türkiye son birkaç sene içinde demokratik haklarının biraz daha farkına varan, demokrasinin ve halkın iradesinin işleyişine dışarıdan müdahalelere daha hassas bir yapıya büründü. Bu noktada TSK’nın siyasete yaptığı müdahalelere tepki vermemesi halkın düşünülemezdi zaten. Bence sandıktan çıkan sonuç az bile, askerin politikaya müdahalesine karşı çıkan bir iki tane miting yapmadıklarına şükretsinler. Ayrıca sevdiğimiz dış mihraklardan Avrupa Birliği de TSK’nin devlet yönetimindeki etkisinin azaltılması konusunda bir takım istekler önce sürüyor.
İkinci paragrafta benim çok sevdiğim, ilkokul boyunca utanıp sıkılmadan her gün tekrarladığım “Ne Mutlu Türk’üm Diyene” ifadesi üzerine konuşmuş Sayın Büyükanıt. Yalnız ya benim kafam hiç çalışmıyor ya da Büyükanıt’ın anlatımda istikrar gibi bir kaygısı yok. Hem etnik temele dayanmayan, soydaşlık değil yurttaşlık diyor, hem de TC’yi kuran Türk halkına Türk ulusu denir diyor. Nerde kaldı yurttaşlık, nerde kaldı ortak payda. Adeta George Orwell barış için savaş kavramı gibi akılara zarar bir tezat. Türkiye’deki farklı etnik kimliklerin varlığını reddedelim, hepsine Türk diyiverelim gitsin. Buna karşı çıkan da bölücü olsun. Güzel, benim hoşuma gitti. TSK’nın resmi politikası olsun bu bundan sonra.
Milliyet’in haberinden:
“9. Kolordu Komutanı Korgeneral Nejat Bek, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın bir hafta önce yaptığı toplu açılışlar nedeniyle AKP’li Büyükşehir Belediyesi’nin sokak ve caddelerini bayraklarla donattığı Erzurum’da bu kez bayram nedeniyle yeterince bayrak asılmadığı gerekçesiyle tepki gösterdi.
Bek, AKP Erzurum Milletvekili Mustafa Ilıcalı ile birlikte tören alanına gelen Büyükşehir Belediye Başkanı AKP’li Ahmet Küçükler’e “Bir tane Türk bayrağı yok caddelerimizde. Burada bütün bayraklıklarımız var. Hiçbirine bayrak asılmamış. Bu bayram bizim değil mi?” diye sordu. Küçükler’in “Şehirde bayrak var” demesi üzerine Bek çevresindekilere dönerek, “Lütfen bir bakın şu caddelere. 19 Mayıs bu. Her şey eksik olur da, bu eksik olmaz” dedi.
Vali Celalettin Güvenç de Bek’in sözlerine karşılık vermeden töreni başlattı. İtfaiye Müdürlüğü ekipleri, Bek’in eleştirisinin ardından, Havuzbaşı ile Atatürk Üniversitesi arasındaki caddedeki elektrik direklerine bayrak astı.”
İtfaiyesiden, korgeneraline, belediye başkanına kadar hepinize aferin. Kime neyi kanıtlamaya çalışıyorsunuz? Her taraf silme bayrak olsa açın karnı mı doyacak, Erzurum’un dertleri mi bitecek sanki? İyi kötü sembolik bir kutlama töreni var, ama yetmiyor bazılarına. Üç dört sene önce bir yerlerde bayrak yakıldı diye Türkiye’nin her tarafına bayrak astık da ne oldu? Bayrak yakan 10 yaşındaki Kürt çocuklar birlik beraberliğimizden etkilenip tövbekar mı oldular? Sadece dışardan bakanlar “Türkiye yine çıtlattı” dediler.
Türkiye’deki kutuplaşmadan en çok kim nasipleniyor, bunu bir düşünelim. Eğer dinciler ve rejim karşıtları olmasa, herkes 19 Mayıs’ta bayrağını kapıp, okul yönetimi zorlamadan, stadlara akın etse, o zaman ordu şimdiki kadar rahat hareket edebilir, devlet işlerine karışabilir, bütçeden arslan payını alabilir mi?
AKP’nin seçim tarihini halkın belli bir kesiminin tatile çıktığı temmuz ayına denk getirmesi oyunun sadece ilk ayağıydı. CHP ve diğer partiler bu karara karşı çıktılar. Mantık basit, Türkiye’de tatile gidenler ekonomik durumu biraz daha hallice olanlar, AKP’nin kalesi sayılan düşük gelirli kesim tatile gitmediği için AKP’nin oy oranı suni bir şekilde artacak.
Eskiden ayrı basılan ve seçmenlere önceden dağıtılan bağımsız aday pusulaları şimdi diğer parti ve bağımsız aday isimleriyle beraber aynı pusulada yer alacak. Okuma yazma bilmeyen Kürt seçmenler eskiden, oy verecekleri bağımsız adayın pusulasını temin edip oy atarken, bu sefer 15-20 parti ve en az bir o kadar da bağımsız aday ismi listeleyen pusulada kendi adayını bulmak zorunda kalacak.
Ve asıl can alıcı noktaya geliyorum. Türkiye’de laik, demokratik, Atatürkçü geçinen, İstanbul’da Ankara’da İzmir’de meydanları Türk bayraklarıyla dolduran bir kesim var. Ama ilginçtir ki bu kesim kendine rakip gördüğü grupların önünü kesmek için anti-demokratik oyunlar oynanmasından hiç ama hiç rahatsız olmuyor. Aslında bakarsanız, AKP yandaşları ve dinciler bir yanda, bu bayrak hastaları bir yanda, aynı madalyonun iki farkı yüzü aslında. Söylemleri farklı ama yaklaşımları aynı oranda faşist, baskıcı, anti-demokratik ve cahil.
![]() |
Genelkurmay Başkanlığı’nın 27 Nisan’da yaptığı açıklama Türkiye’nin ve hatta dünyanın gündemine bir anda oturuverdi. Genelkurmay’ın internetten yaptığı açıklama sayesinde Türkiye dünya darbe edebiyatına “e-darbe” terimini de kazandırmış oldu. E-darbe’nin tam metnine buradan ulaşabilirsiniz. Beni asıl üzen Türkiye’nin gidişatını bu kadar derinden etkileyen bir açıklamanın bu kadar özensiz bir |
şekilde yapılması oldu. Tamam televizyon ve radyonun modası geçmiş olabilir, ama internet de bu kadar zayıf kullanılmamalı. Eğer Türkiye hükümetini sallayacak bir açıklama yapacaksan, bunu basit bir .htm sayfasıyla yapmak abes kaçar. En azından bir flash animasyonu koyabilirlerdi, ne bileyim .php kullanıp etkileşimli birşeyler yapabilirlerdi. Genelkurmay Başkanı açıklamayı kamera önünde yapıp youtube’a koyabilirdi sonra, hem vatandaş böylece videoya not verir, yorumlarını paylaşırdı. O da olmadı Yaşar Büyükanıt kendi tuttuğu blog’dan duyurabilirdi hassasiyetlerini. Hayır dünyaya rezil oluyoruz, en azından Türkler teknolojiyle son derece haşır neşir imajı verirdik.
Neyse artık bir dahaki sefere diyorum ve Genelkurmay’ın en son çıkan 45′liğinden şu kupleyle bitiriyorum:
Özetle, Cumhuriyetimizin kurucusu Ulu Önder Atatürk’ün, “Ne mutlu Türküm diyene!” anlayışına karşı çıkan herkes Türkiye Cumhuriyeti’nin düşmanıdır ve öyle kalacaktır.
Abdulah Gul’un1995′te yaptigi cok tepki ceken reportajin orjinal metnini asagida yayimliyorum. Factiva adli parali bir haber servisinden arayip buldum, kelimesine dokunmadim, Abdullah Gul’un meshur sozlerini kalin harflerle yazdim.
TURKISH ISLAMISTS AIM FOR POWER. By Jonathan Rugman.
27 November 1995, The Guardian
ABDULLAH GUL is dressed in a well-cut suit and tie. The MP may be the deputy leader of Turkey’s Islamic revivalist Welfare Party, Refah, but he speaks good English and seems to have been schooled within the political traditions of the West.
Such is his charm that Mr Gul is often given the task of explaining Welfare’s policies to suspicious foreigners. Yet his message is unmistakably radical, a direct challenge to Turkey’s unique status as the only secular democracy among 52 Muslim countries.
“This is the end of the republican period,” Mr Gul says flatly. “If 60% of Ankara’s population is living in shacks, then the secular system has failed and we definitely want to change it.”
With a general election less than a month away, and Welfare performing well in the opinion polls, Mr Gul’s message cannot be ignored.
An opinion poll by the True Path Party of the prime minister, Tansu Ciller, puts the Islamists in second place, 3% behind True Path, while other parties rank Welfare first.
Last year Welfare made sweeping gains in local elections, winning the mayoralties of Ankara and Istanbul and 20% of the vote. Next month it is aiming for 30% – enough to form Turkey’s next government.
That percentage will probably be difficult to achieve, because of the vote is fragmented between numerous left and rightwing secular parties, which have, however, not united to combat Welfare.
Fifteen years after the last military coup, many Turks are disillusioned with the failure of secular politicians to tackle their mounting social and economic grievances. Analysts agree that Welfare will attract a large protest vote.
“They are a serious political force,” said a Western diplomat in Ankara. “Very purposeful, very organised. They are preying upon real structural problems that need to be solved. If Welfare comes to power, will it still be one man, one vote?”
The party says it wants to abolish un-Islamic bank interest rates and pull Turkish troops out of the war zone of the mainly Kurdish south-east, where vague talk of “Muslim brotherhood” between Turks and Kurds has won it much support.
Mrs Ciller is standing on a rightwing law and order platform, with leading security chiefs standing beside her as candidates. She has taken tea with religious leaders and is anxious to present herself as a good Muslim. But in Europe she presents the election as a straightforward contest between pro-Western reformers and Islamic fundamentalism.
Her opposition to fundamentalism has won her broad secular establishment support, including that of Cefi Kamhi, an Istanbul industrialist and the first Turkish Jew attempting to enter parliament since 1957. “I see Welfare as the major challenger,” Mr Kamhi says.
Welfare’s leader, Necmettin Erbakan, is vehemently anti-Jewish and has blamed Christian Armenians for Turkey’s social ills.
“Europe is a continent of drug addicts – a cauldron of intrigue and oppression,” Mr Erbakan said recently, describing Welfare’s mission to “forge the world unity of Islam and rescue the West”.
Oguzhan Asilturk, one of 38 Welfare MPs in the 440-seat parliament, refuses to rule out the possible introduction of Islamic sharia law, because, he says, he does not want to hurt the feelings of Welfare’s supporters.
At the municipal level, Welfare has been more restrained – championing headscarves against mini-skirts, promising to ban prostitution, describing ballet as indecent, demolishing “obscene” statues and painting bollards in Istanbul an Islamic green.