Azınlık Hakları ve Kültürel Haklar Çalışma Grubu Raporu
2 Yorum
En sonunda fırsat bulup Baskın Oran’ın yargılanmasına sebep olan “Azınlık Hakları ve Kültürel Haklar Çalışma Grubu Raporu”nu okuyabildim. Konuyla haşır neşir olmayanlar için özet geçiyorum. Başbakanlık İnsan Hakları Danışma Kurulu tarafından azınlıklar üzerine akademik bir çalışma yapması için görevlendirilen Baskın Oran ve diğer akademisyenler hazırladıkları raporu komisyonlarda 1.5 sene tartıştıktan sonra 2004 senesinin sonuna doğru açıklıyorlar. Rapor açıklandıktan sonra da devlet bölücülük yapmak suçundan 5 yıl hapis istemiyle dava açıyor raporu hazırlayanlara. Olayın Aziz Nesin hikayelerine ne kadar benzediğinin siz de farkındasınızdır. Devlet yap diyor, sonra da yaptığın için dava açıyor. Neyse lafı uzatmadan raporda bahsedilen birkaç ana konuya değineyim, teferruatını yukardaki bağlantıdan okuyabilirsiniz. Ayrıca açılan davada Baskın Oran’ın savunmasına da bu bağlantıdan erişebilirsiniz. Olayın kendisinin dışında savcılığın iddianamesi de ayrı bir komedi zaten.
Baskın Hoca öncelikle Türkiye’deki azınlık kavramının çağın gerisinde kaldığından bahsediyor. 1923 Lozan’da sadece Türkiye’deki bazı ayrimüslimlerin (Ermeni, Rum, Musevi) azınlık kategorisine alındığını ve diğer azınlıkların devletçe tanınmadığını söylüyor. Ayrıca raporda dikkat çekilen bir diğer husus ise Lozan Antlaşması’na göre vatandaşların istediği dili ticarette, açık kapalı toplantılarda ve basın, yayın organlarında kullabilmesi maddesi. Bu kurula bugün gelinen noktada bile ne kadar riayet edildiği şüpheli.
Raporda eleştirilen bir başka unsur ise anayasının üçüncü maddesindeki Türk devletinin dili Türkçe’dir ibaresi. Baskın Oran devletin dili olamayacağını, olsa olsa devlet işlerinde kullanılacak resmi bir dil belirtilebileceğini söylüyor. Anayasada laiklik ilkesine göre devletin dini de olamayacağı söyleniyor ama devlet kontrolündeki Diyanet İşleri Başkanlığı pekala Sünni Müslüman inancına hizmet veriyor. Rapordaki ifadeyle benim nacizane anayasa yorumumu yan yana koyarsak TC’nin etnik (Türk) ve dini (Sünni Müslüman) duruşu ortaya çıkıyor, ana adı, baba adı, bir de kan grubu koyduk mu tastamam bildiğimiz kimlik işte. Polis yeni yasaya göre istediği yerde durdurup sorarsa gösteririz.
Raporun geri kalan kısmında devletin kanunlarından ve Yargıtay kararlarından yola çıkarak, resmi devlet ideolojisinde Türk kelimesinin bir üst-kimlik değil, etnik anlam ifade eden bir alt-kimlik olarak öne çıktığı gösterilmiş. Mesela birçok kanunda ve yargı kararında gayrimüslim TC vatandaşları için “yabancı uyruklu TC vatandaşları” “memleket içindeki yerli yabancılar” gibi eşitlik ilkesiyle bağdaşmayan ifadeler kullanılmış. Ondan sonra genelkurmay çıkıp “Ne mutlu Türk’üm demeyen bu ülkenin düşmanıdır ve öyle kalacaktır” diyebiliyor. Herşeyden önce devletin kendisi ve kurumları Türkiye’de yaşayan azınlıkları Türk’ten saymıyor, ondan sonra da etnik Türk etiketini gururla taşımadıkları için bu azınlıkları düşman ilan ediyor. Bu mantık düğümünde hep beraber ikinci defa Aziz Nesin’i saygıyla analım.
Son olarak kendimden bir iki inciyle bitireyim. Türkiye’deki azınlıkların kendilerini bu devlete ve topraklara yabancı hissettiren resmi ideolojinin önüne geçmek için Türkler’e verilmiş her hakkın onlara da verilmesi lazım. Eğer Türkler’in Türkçe televizyon kanalı, okullarda Türkçe dersi varsa, aynı haklar Ermeniler’e Süryaniler’e de verilmeli. Hatta devlet bu konuda herkese ön ayak olmalı. Sonuçta bu halkın vergileri TRT’yi ayakta tutuyorsa, vergi veren Kürtler’in de Kürtçe yayın izleme hakkı olduğunu kabul etmeliyiz. Ancak bu sayede, Baskın Hoca’nın deyişiyle, “zorunlu vatandaşlar” “gönüllü vatandaşlara” dönüşebilirler. Bunun olabilmesi için de herşeyden önce Türk Sünni Müslüman çoğunluğun toplumdaki baskın rolünden vazgeçmesi ve azınlıklarının ezilmesine göz yummayı bırakması gerekir.