Saldıray'dan Memleket Manzaraları

Zevkle Vur Abdül – Kafasına Kafasına Sık


Posted in AKP, Faşizm

Ahmet Kaya’yı Özledim

“Arkadaşlar 10 dakika, sigara molası verelim mi? Tamam”

Şafak Türküsü’nün bir mp3′ü var bende, konser sırasında çekilmiş. Ahmet Kaya’nın yukardaki sözleriyle başlıyor. Sonra alkışlarla çıkıyor sahneden, biraz sonra dönüyor, bağlama solosundan sonra başlıyor:

“Beni burada arama, arama anne…”

16 Kasım sevgili Ahmet Kaya’nın Paris’te kalp krizi geçirip aramızdan ayrılışının sekizinci yıldönümü. Bir daha konserine gidemeyeceğimi, yeni bir türküsünü dinleyemeyeceğimi düşünüp içim burkuluyor. Ama en beteri onun vatanından uzakta, kahpe kalleş bir sürgünde ölmüş olduğunu hatırlamak, buna sebep olan “üç-beş şerefsizin” ve onların düşüncelerinin hala aynı derecede yaygın olduğunu görmek. (Bkz. Ahmet Kaya tişörtü giydiği için Sakarya’da linç edilmeye çalışan işçiler)

Yine Şafak Türküsü’nden, kendi sözleriyle:

“Ölmek ne garip şey anne  artık duvarları kanatırcasına tırnağımla  şaşkın umutlu şiirler yazamayacağım  mutlak bir inançla gözlerimi tavana çakamayacağım  baba olamayacağım örneğin  toprak olmak ne garip şey anne”


Sıçtı Vecdi Bez Getir


Bence Şimdi Sen de Herkes Gibisin

Fehmi Koru, Recep Tayyip Erdoğan için Obama iken Bush olmaya başladılar dedi. Ahmet Altan Türkiye’nin zencisi iken renkleri açıldı, beyaz oldu dedi. İkisi de AKP’nin son 1-2 sene içindeki değişiminin altını son derece iyi çizdiler.

Bu değişimin sonunu görmek için AKP’nin ilk iktidara gelişini hatırlamak yeterli. ANAP, DYP, DSP gibi ne idüğü belirsiz, anneleri gelse birbirinden ayıramayacağı dandik sistem partileri ve kaşarlanmış liderleri arasından sıyrılmıştı AKP. Karizmatik yasaklı liderleri, politikaya getirdikleri yeni soluk ve çokça da alternatiflerinin olmaması onları taşımıştı hükümeti. Halk eski partilerin hiçbir işe yaramadığına o kadar kanaat getirmişti ki, bu eskilerin bir uzantısı olan CHP bile sırf seçimlerden önce mecliste olmamasından dolayı ve AKP’ye oy vermeyecek olanların alternatifsiz olmasından dolayı meclise girebilmişti.

Ama geldiğimiz bu noktada görüyoruz ki AKP’nin yenilikçiliği tükendi. Aktütün olsun, Kürt sorununa genel yaklaşımı olsun, Engin Ceber cinayeti olsun, insan hakları olsun, AKP’nin yeni duruşu onları da bir sistem partisi yaptı. Nazım Hikmet’in deyişiyle artık onlar da şimdi herkes gibi.

Durum böyleyken AKP ve Türkiye için birkaç sonuç ortaya çıkıyor:

1) AKP için bir sonraki seçimde oyları epeyce düşecek. Neden düşmesin ki; gerçek faşist varken çakma faşiste, 70′lık devlet uşağı varken 50′lik uşağa, eski kaşar varken yeni kaşara kim rağbet eder. AKP’nin kendisine yeni oluşturduğu mide bulandıran çizgide onlardan çok daha uzun zamandır ve çok daha istikrarlı bir şekilde yürüyen birçok rakip var.

2) Türkiye yeni bir arayış devresine girecek. Birbirinden farkı olmayan, benzer söylemlerle ve aynı duruşlarla karşılarına gelen siyasi partiler içinde koalisyon hükümetleri evresine geri dönülecek. Değişimin savunucusu, cesur duruşlu bir parti gelene kadar durum “idare edilecek”. Eldeki Türkiye profilini geliştirecek adımlar atılamayacak.

3) Halkını kurban etmekten çekinmeyen Türk ordusu ve halkını sefalete, cehalete, tabiiliğe mahkum etmekten utanmayan Türk burjuvazisi rahat bir nefes alacak. Dünkü baş düşman, bugünkü gizli destekçi AKP’yi komisyon karşılığı kendi bordrolu çalışanları yaptıkları için sevinecekler, kutlamalar yapacaklar. Sonra 85 yıldır süregelen işgüzarlıklarıyla birbirlerine dönecekler, “Nerde kalmıştık?” diye soracaklar.


Darbe Günlükleri

Taraf’daki darbe günlüklerini okudum. Ohaaa dedim. Siz de okuyun, siz de ohaa diyin.

Darbe 1

Darbe 2


Kafam Karışık Atam

Elitizm ve halkçılık, TSK ve AKP arasında mekik dokuyorum bu aralar. İşin kafamı karıştıran tarafı bu kavramların birbirinin tam olarak karşıtı ve alternatifi olmaması, ve farkları kadar ortak yönlerinin, bana uyan taraflarının olması.

Elitizm ve halkçılık dedim. Halkçılıktan çok, halkseverlik, insanı sevmek, onu insan olduğu için bağrına basıp kendine eş görmek demek istiyorum bir noktada. Elitizm ise kendini üstün görmek benim kafamda. Son 10 senede Türkiye’deki sosyal gelişmeler karşısında bir yandan bayram yapıyorum. Türkiye’nin çeşme başını tutmuş, sütün kaymağını nesillerdir yemeye alışmış olmuş iş dünyasında isimlerin, basındaki destekçilerinin ve politikacıların tekerine çomak sokuluyor. Türkiye’nin yeni dinamikleri Anadolu’dan tabandan çıkan insanlara daha fazla sosyal hareketlilik sunuyor. Yıllardır üyeliğin babadan oğula geçtiği kapalı kulüpler olan bazı çevreler de tabii olarak bundan rahatsız oluyor, tehdit altında hissediyor. Çünkü şöyle düşünün eğer sizin sırtınız pek karnınız tok, ekonomik krizleri de biraz kaldırabilecek kadar kodamansanız, Türkiye’de sizden kralı yok. Değişim demek, ilerleme demek sadece sizin rahatınızı riske atabilecek tehditler demek. Siz ise herşey olduğu gibi kalsın, rahatım bozulmasın diye umut etmektesiniz. Bu alışılagelmiş boktan çizgimizden çıkmak adına son 10 senenin gelişmelerini destekliyorum.

Ama bir yandan da öbür tarafı var işin, elitist tarafı var. Bazılarına göre herşey tozpembe olabilir ama bana göre değil işte. Ben kıl oluyorum çünkü Anadolu’dan yükselen bu kesime. Anadolu’dan çıktıkları için değil, tahtına konmayı amaçladıkları İstanbul elitlerinin zaaflarının aynısından kendilerinde de olduğu için. Yüzde yüz demokrasi ve insan haklarını benimseyemedikleri için. Herkes kadar iyi, herkes kadar kötü oldukları için. Kral ölünce yaşasın yeni kral olacakları için onlara da ısınamıyorum açıkçası.

TSK ve AKP’ye gelince. Kafası az biraz çalışan, ezberi bozabilmiş vatandaşlarımız TSK’nin:

1- Askeri açıdan başarısız (Şanslı kura çeken milli takım gibi büyük devletlerle karşılaşmadığımız Kurtuluş Savaşı dışında, askeri açıdan bir başarısı yok TSK’nin. PKK’ya karşı 20 senede bilmem kaç milyar dolar harcanmış, alınamayan sonuçlar belli. O kadar parayı bölgeye helikopterden atsam 2-3 sene pek olay çıkmaz)

2- Türkiye politikasına yönveren (MGK’dir olsun, softcore – hardcore darbelerdir olsun, ota boka görüş bildiren yeni eski komutanlardır olsun, TSK’nin iki dudağı arasında Türkiye gündemi)

3- Bencil (Bütün bunların altında biraz da TSK yönetim kadrosunun kendi ayrıcalıklarını kaybetmeme tasası yatıyor. Yıllarca demokrasi, insan hakları demeden yakıp yıkan adamlar, şimdi cumhuriyet değerleri diye kıyamet koparıyorlar)

bir kurum olduğunun farkında zaten. Dolayısıyla din ve devlet işlerini ayıran klişe laiklik kavramımız gibi TSK ve devlet işlerini ayıran yeni bir terim gerek Türkiye’nin geleceği için.

Ama bunun yanında AKP de boktan bir güruh. 15 yaşındaki kızla evlenen cumhurbaşkanı mı dersin, demokratız diyip ondan sonra korumalarına adam dövdüren, işçiye köylüye laf yetiştiren başbakanı mı dersin, şaibeli Unakıtan mı dersin, din adına bütün nefret ettiğim hurafe ve bağnazlıkları barındıran parti tabanı mi dersin (bkz. kadın hakları, töre cinayetleri). İstemediğin kadar pislik AKP’de de var. Destek verecek olsak AKP’nin saçmalıklarına da arka çıkmak gibi olacak, öyle de olmaz böyle de olmaz.

Sonuç olarak bütün bu çelişkiler içinde karar vermekte, taraf seçmekte zorlanıyordum. En sonunda ise Türkiye’nin bugünkü durumunun ne kadar boktan olduğunu ve memnuniyetsizliğimi düşündüm ve karar verdim. Değişim iyidir. Değiştirmeye değmeyecek kadar düzgün işleyen bir yanımız yok maalesef çünkü. Vur patlasın çal oynasın, herşey değişsin o zaman. Belki tutar, belki iklim değişir, Akdeniz olur.


Posted in AKP, Faşizm, Gündem, Medya, tsk

Dursun Ali Karaduman Emekli Olmuş

Takipçi blogculuğum devam ediyor. Önceki bir yazımda değindiğim ve bir asker cenazesinde Hrant Dink’e hakaretler içeren ve “şehitler ölürken çıkmayan sesler Hrant Dink için niye çıkıyor” manasında bir şiir okuyan Jandarma Bölge Komutanı Dursun Ali Karaduman emekli olmuş. Haberin kendisi ve kazma şahsın gül yüzünün resmi için Gümüşhane Valiliği’nin sitesine bakabilirsiniz. Ne yazık ki henüz emekli olma tarihini tespit edemedim.


İspiyoncu Aranıyor

Çok sağolsun yüce devletimiz halkımız intihardan, cinsel istismardan, uyuşturucudan, müstehcenlik, fuhuş ve kumardan korumak için sanal ortama da el atmış. Hatta çok da güzel bir websitesi yapmışlar, interaktif lezzetli, yanar döner. Bir de dikkatimi çekti, TC’nin başka resmi sitelerinden çok daha güzel ve işlevsel bir şekilde yapılmış site. Bakın giriş paragrafında ne denmiş:

5651 sayılı kanunun 8. maddesinde belirtilen; İntihara yönlendirme, Çocukların cinsel istismarı, Uyuşturucu veya uyarıcı madde kullanılmasını kolaylaştırma, Sağlık için tehlikeli madde temini, Müstehcenlik, Fuhuş, Kumar oynanması için yer ve imkân sağlama suçları ile 25/7/1951 tarihli ve 5816 sayılı kanundaki Atatürk Aleyhine İşlenen Suçlar hakkında ihbarlarınızı, ilgili alanlara tıklayıp gelen formu doldurarak veya yan kısımda belirtilen mail adresi, telefon ve SMS numaralarından herhangi biri vasıtasıyla yapabilirsiniz.

http://www.ihbarweb.org.tr/index.html

Bir de başbakanlığın sitesine bakın, götüme benziyor. (çirkin anlamında)

O değil de o kadar atıp tutuyorum bu blog’da, bir güzel kardeşimiz de çıkıp ispiyonlamadı daha. Orduya, Atatürk’e, dine verdik veriştirdik ama sonunda sansürü saçma insanın biri saçma insanın biri hakkında saçma şeyler yazdı diye wordpress camiası olarak yedik. Bu böyle gitmez, hemen intiharla ilgili ansür kaşıyan bir yazı yazıp aşağıya da bağlantısını vereceğim, eğer bunları okuyan birisi bu yazıyı ispiyonlarsa hem sosyal bir deney yapmış oluruz, hem de kırılan gururum yerine gelir. Haydi aramızdaki ispiyoncular, kırmayın beni.

http://saldiray.wordpress.com/2008/02/12/intihar-tatlidir-o-zaman-ne-bekliyorsun/ 


Santrada İstiklal Marşı…

Birçok sefer olduğu gibi, bu defa da yine gazetelerimizden birinde yayımlanan bir haberden yola çıktım. Zaman gazetesinin haberine göre, Fethiye Belediyesi’nin 19 mayıs 2008 tarihinde yapacağı şölende 100 bin kişi aynı anda İstiklal Marşı okuyarak rekor denemesinde bulunacakmış. Fethiye Belediye başkanı Behçet Saatcı’yı bu güzel girişimden dolayı tebrik ediyoruz. Hemen ardından Fethiye’de 100 bin kişiyi nerden bulacak, bulduktan sonra bu kadar insanı nereye toplayacak (bkz. Maracana), akustik tek dişi kalmış canavar mıdır gibi soruları bir yana bırakıp kendisine kulak veriyoruz:

Gençlik Şöleni’ndeki asıl amacın bütün gençleri bir araya toplamak olduğunu belirten Saatcı, şölene çağrılacak sanatçıların da gençlerin isteği doğrultusunda belirlendiğini açıkladı.

Evet ya, hep zaten herşey gençler için, gençlerin isteği doğrultusunda. Madem bu kadar gönüllü iş yapıyoruz, o zaman 19 mayıs’ta okula gelmeyenlere de disiplin cezası vermeyelim, gençler kendi istekleriyle gelsinler törene gelirlerse. Ama o zaman Behçet babanın rekoru araya gider gibi geliyor bana.

Son olarak da 100 bin kişi İstiklal Marşı okuyunca başın göğe mi erecek ey kıro insan diye sormak istiyorum. Kime neyi kanıtlıyoruz? En güzel en kalabalık biz söyleriz milli marşımızı diyince açın karnı mı doyuyor? Ben bunu anlatamadım daha kimseye…

Bir de aklıma gelmişken konuyla alakalı. Bizim lisenin eski asker bir müdürü vardı. Her pazartesi cuma bezdirirdi okul törenlerinde. Atatürk’e, lisemize yakışan şekilde avazımız çıktığı kadar bağırarak söylemediğimiz için İstiklal Marşı’nı iki üç kez üst üste okuturdu manyak herif.

Neyse sonra bir ara yurtdışından bir çocuk gelmişti liseye. Adam Türk olmasına karşı liseye kadar olan kısmı değişik ülkelerde okumuş, babasının işi dolayısıyla galiba. Dolayısıyla genç Türkiye’de liseye gelince biraz sudan çıkmış balık gibi uyum problemi yaşamıştı. Ama bütün bunlar bir yana, bir pazartesi töreninde herkes İstiklal Marşı için ayağa kalktığında adamın ağzından çıkan bu saf soru bence olayı tamamen özetlemiştir: “Yine mi aynı şarkıyı söyleceğiz?”

Al bir de böyle piskopatlar var. Aferin aferin, bale kıyafeti de ne güzel yakışmış.


İstanbul Vali Yardımcısı Ergün Güngör’den Yürüyüş Provası Denetimi

Haddim olmayarak Eleştirel Medya Günlüğü‘nün alanına kaymak zorunda kaldım biraz. Çünkü Milliyet’te karşıma çıkan bir haber yine beni benden aldı. Haberimizin özeti şu:

İstanbul’un düşman işgalinin kurtulmasının bilmem kaçıncı yıl dönümü kutlamaları için yapılacak olan kutlamalarını provalarında Ergün Güngör kız öğrencilerin yürüyüşünü beğenmiş ama erkek öğrencilerin ayak uydurmalarını, hizaya girmelerini pek sindirememiş.

Nerden başlasam bilinmez. Öncelikle şekilden gireyim. Milliyet yine Türkiye’nin en iyi gazetesi olduğunu haberin başlığında imla hatasını yaparak “Prova” yerine “Pova” yazarak göstermiş, sonra “öğrgütlerinin” diye bir kelimeyi de dağarcığımıza armağan etmiş. İkincisi böyle saçma sapan etten püften bir haberin gazetede ne işi var. Sonra gelen sayın vali yardımcısı boş gezenin boş kalfası Ergün Güngör kardeşimize…

Herhalde başka işi yok koskoca vali yardımcısının, öğrenciler nasıl yürüyor diye teftişe gelmiş. Bununla da kalmamış sürekli ikazlarıyla milleti yola sokmuş. Aferin kendisine, gurur duydum. Her ile böyle bir vali yardımcısı gelse, Türkiye uzaya çıkar be. Bakın sonra ne demiş vali yardımcısı:

Vali Yardımcısı Güngör yanındaki öğretmene dönerek, “Aslında çocukların pratik yapma şansı yok, yürüyecekleri bir alanları yok, okul bahçeleri malum, onları askerlik yapmadan asker gibi yürütüyoruz. Asker gibi yürütmemek lazım, vereceksin ellerine bayrağı sivil toplum öğrgütlerinin yürüyüşlerinde olduğu gibi serbestçe yürüteceksin” dedi. Bu konuda basına açıklama yapmayan Vali Yardımcısı Güngör, sözlerini tekrarlayarak, “Çocuklarımızı asker gibi yürütmemeliyiz” görüşünü savundu.

He he terbiyemi bozacağım ama kıçımla gülerim ben bu teklife… Hem asker gibi yürütmeyelim, çünkü paratik yapacak alanları yok diyorsun. Ondan sonra da aslında sivil toplum örgütleri gibi serbestçe yürütelim diyorsun. Madem o kadar sivil madem o kadar serbest meraklısıyız, düşün yakasından çocukların o zaman. Okuluna gitsin millet, eğer tatilse okullar gitsin topunu oynasın, takılsın sağda solda. Senelerdir bacak kadar çocukları zorla güneş altında 19 mayıslarda 23 nisanlarda yürüttük de ne oldu. Elimize ne geçti…

Bu vesileyle 19 mayıs için yazdığım eski bir yazıma da bağlantı vereyim.


TSK’ya Kitlesel Karşı Koyma Refleksi

Jun 08
1 Yorum

Sular biraz durulmaya başlayınca Genelkurmay yine güzel çehresini bizlere gösterdi. İnternet sitesinde yaptığı açıklamayla şanlı Türk ordusu Türk milletinden teröre karşı kitlesel karşı koyma refleksi göstermesini istedi…

Tutamıyorum, küfürlü konuşacağım. Öncelikle “kitlesel karşı koyma refleksi” lafını kıçından kim uydurdu sormak istiyorum. Türk ordusu biraz da yüce Türk diline saygı göstersin kampanyası başlatmak istiyorum. İki dakika kafa patlatıp kulak tırmalamayan bir laf bulsaydınız.

Sonra durumun bir özetini çıkaralım. Yüce Türk ordusu Türk hükümetine cumhurbaşkanını nasıl seçeceğini hatırlattıktan sonra,  bir kez daha haddini aşarak halkımızın teröre karşı göstermesi gereken tepkiyi belirliyor. “Ey Türk vatandaşı, de ki -Türk Silahlı Kuvvetleri elbette hakkımda en hayırlısını bilir. Şüphesiz ki TSK vatanın ve milletin çıkarlarını gözetenlerin en büyüğüdür.” Kuran’dan sure gibi maşallah.

Çünkü sanki herşey Türk milleti tepkisini gösterince bitecek. Çünkü İzmir’de “kahrolsun PKK” “ermeni piçi apo” diye bağırınca 30bin ölü tekrar dirilecek, çünkü bu kanlı savaş Türk milliyetçileri terörü hep bir ağızdan lanetlediği zaman bitecek. Evet evet…

Bazı haddini bilmez sivil toplum kuruluşları bu açıklamanın ardından mitingler planlamaya başlamışlar teröre karşı. TSK’nin güdümünde hareket eden bir kuruluş “sivil” olabilir mi? Bu bir. İkincisi bileklerinin gücü yetiyorsa Diyarbakır’da Batman’da Van’da yapsınlar bu mitingleri.  Bir kez daha söylüyorum terör sorunu Türkiye’nin sorunu. Dış mihraklar yabancı güçler AB ABD diyerek bir yere varamayız. Sağda solda bağırıp çağırmak kendi kendine gelin güvey olmaktır. Türkiye’de yaşayan Kürt vatandaşlarımız devletin kendilerine yaptığı muameleden şikayetçi. Kürt dilinin isminin kültürünün yasaklanmasıyla başlayan etnik asimilasyon politikaları Türkiye’nin önüne bugünkü terör tablosunu çıkardı. Bu sorunun çözümü de yine kendi içimizde, Kürtler’e demokratik haklarını vermekten geçiyor.

Peki Genelkurmay ne istiyor? Ne yapmaya çalışıyor? 23 senedir her türlü tankla tüfekle terörü bitirememiş kişiler elbette terörün şimdi kitlesel karşı koyma refleksiyle bitmeyeceğini biliyorlar. Asıl amaçları belli. Birincisi toplumda Kürt Türk ayrımı yaparak infial oluşturmak, aradaki uçurumu iyice açmak. Bu kendilerinin işlerine geliyor, çünkü diyalogun olmadığı bir ortamda TSK kendi gücünü pekiştirmek için gereken şartları bulacak. TSK’nın bu açıklamasının bir diğer sonucu olarak Kürt sorununa barışçıl yönde çözüm arayanlar birçok Türk hain damgası yiyecek. Bu açıklama adeta onları faşizan kitlelere hedef gösteriyor. Bir önceki “ne mutlu Türk’üm demeyen bu devletin düşmanıdır” açıklaması gibi “kitlesel karşı koyma refleksi göstermeyen bu devletin düşmanıdır” demeye getiriliyor.

Ne yazık ki Türkiye’yi iç ve dış tehlikelerden koruması gereken bir kurum Türkiye’nin iç ve dış politikada bir adım ileri gitmesinden korkuyor, her türlü çıkış yolunu tıkıyor.


Hrant Dink’in Anısına

Hrant Dink’in Ermeni kimliği üzerine yazdığı, 301. maddeden ceza almasına ve öldürülmesine sebep olan yazı dizisinin tamamı Koxuz.org‘da var.

Hrant Dink’e hain damgası vuran cahil faşistler 15 dakikalarını ayırıp sindire sindire yazıyı okuyup anlasalardı belki de kendisi şu anda hala hayatta olacaktı, belki de 301. maddeden hüküm giymenin ayıbını yaşamayacaktı.

Yazının tamamını okuduysanız aşağıdaki satırların aslında toplumda lanse edildiği gibi Türklüğe hakaret etmediğini siz de anlayacaksınız.

“Türk”ten boşalacak o zehirli kanın yerini dolduracak temiz kan, Ermeni’nin Ermenistan’la kuracağı asil damarında mevcuttur. Yeter ki bu mevcudiyetin farkında olunsun.”

Siz yazıyı yine de okuyun da ben dizinin sekiz kısmını da okuduktan sonra yukardaki cümlelerden ne anladığımı söyleyeyim. Yazının önceki kısımlarında Hrant Dink diasporadaki Ermeniler’in kendi kimliklerinin soykırımın Türkiye’ye kabul ettirilmesi üzerine kurduklarını, dünyanın dört bir yanına dağılmış Ermeniler’in ortak payda olarak bunu benimsediklerini söylüyor. Sonra da bunun yerine Ermeniler’in kendilerine ortak payda olarak Ermenistan devleti ile bağ kurmaları ve Ermeni kimliğinin bu metodla yeşertilmesi gerektiğini belirtiyor.

Yukardaki cümlelerin tam olarak açıklaması dolayısıyla şöyle:

Ermeniler’in kendi kimliklerinin Türk’ten (Türkler’e soykırımın kabul ettirilmesinden) bağımsız olması lazım. Bu soykırımı kabul ettirme inadının (yani zehirli kanın) yerini dolduracak daha müspet daha yapıcı bir kimlik tanımını (yani temiz kanı) Ermeniler Ermenistan’la kuracakları bağlarda aramalılar.

Benim açıklamamı beğenmeyen açsın kendisi okusun, kendisi anlasın. Ama illa ki birine “vatan haini” damgası vurmadan önce bir 15 – 20 dakika ayıralım, okuyalım, anlayalım, kibarlıktandır.

Not: Rakel Dink’in Başbakana yazdığı mektupla ilgili yazıya burdan ulaşabilirsiniz.


Erzurum’da Bayrak Krizi

Milliyet’in haberinden:

“9. Kolordu Komutanı Korgeneral Nejat Bek, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın bir hafta önce yaptığı toplu açılışlar nedeniyle AKP’li Büyükşehir Belediyesi’nin sokak ve caddelerini bayraklarla donattığı Erzurum’da bu kez bayram nedeniyle yeterince bayrak asılmadığı gerekçesiyle tepki gösterdi.
Bek, AKP Erzurum Milletvekili Mustafa Ilıcalı ile birlikte tören alanına gelen Büyükşehir Belediye Başkanı AKP’li Ahmet Küçükler’e “Bir tane Türk bayrağı yok caddelerimizde. Burada bütün bayraklıklarımız var. Hiçbirine bayrak asılmamış. Bu bayram bizim değil mi?” diye sordu. Küçükler’in “Şehirde bayrak var” demesi üzerine Bek çevresindekilere dönerek, “Lütfen bir bakın şu caddelere. 19 Mayıs bu. Her şey eksik olur da, bu eksik olmaz” dedi.
Vali Celalettin Güvenç de Bek’in sözlerine karşılık vermeden töreni başlattı. İtfaiye Müdürlüğü ekipleri, Bek’in eleştirisinin ardından, Havuzbaşı ile Atatürk Üniversitesi arasındaki caddedeki elektrik direklerine bayrak astı.”

İtfaiyesiden, korgeneraline, belediye başkanına kadar hepinize aferin. Kime neyi kanıtlamaya çalışıyorsunuz? Her taraf silme bayrak olsa açın karnı mı doyacak, Erzurum’un dertleri mi bitecek sanki? İyi kötü sembolik bir kutlama töreni var, ama yetmiyor bazılarına. Üç dört sene önce bir yerlerde bayrak yakıldı diye Türkiye’nin her tarafına bayrak astık da ne oldu? Bayrak yakan 10 yaşındaki Kürt çocuklar birlik beraberliğimizden etkilenip tövbekar mı oldular? Sadece dışardan bakanlar “Türkiye yine çıtlattı” dediler.

Türkiye’deki kutuplaşmadan en çok kim nasipleniyor, bunu bir düşünelim. Eğer dinciler ve rejim karşıtları olmasa, herkes 19 Mayıs’ta bayrağını kapıp, okul yönetimi zorlamadan, stadlara akın etse, o zaman ordu şimdiki kadar rahat hareket edebilir, devlet işlerine karışabilir, bütçeden arslan payını alabilir mi?


19 Mayıs, Günün Anlam ve Önemi

Birçok yerde 19 Mayıs törenlerinin ne kadar anlamsız, boş ve iptidai olduğu konusunda yazılar gördüm. Katılmamak elde değil. Uzun uzun izah etmeye gerek yok, kafası çalışan zaten anlar. Sadece şuna baksak yeter, dünyanın insana değer veren medeni ülkelerinin hiçbirinde böyle organizasyonlar yok. Peki nerde var böyle piskopat merasimler? Geri kalmış, faşist, baskıcı, totaliter rejimlerde… Mesela Kuzey Kore’nin meşhur oyunları. Adamlar 19 Mayıs törenlerinin kralını yapmışlar ama demokrasi eksik, insanlık eksik, özgürlük eksik. İşte 19 Mayıs’ın anlam ve önemi.


Türk Polisi Yakalar, İşkence Yapar

Milliyet’te şöyle bir haber gördüm. Polis birkaç genci karakola götürüp dövmüş, daha sonra hastaneye götürüp tekrar karakola getirip tekrar dövmüş, gençleri hastanelik etmişler. Olayda dikkat çeken birçok unsur var. Öncelikle gençler hakkında bir şikayet yok, dava yok, tutuklama yok. Polis kafasına estiği için adamları bir güzel benzetmiş.

Şaşırdım mı? Elbette hayır. Daha 1 Mayıs’ta yemek yiyenlere tokat atan, göstericileri yerlerde sürükleyen polislerin görüntüleri hala taze hafızamızda. Onu da bırakın Manisa’da gençlere akla hayala gelmeyecek işkenceleri yapan, Metin Göktepe’yi katledenler de bu mesleğin mensupları.

Peki neden oluyor bunlar? Bence birkaç ana sebebi var. Birincisi kimse bu olaylardan sorumlulara gereken cezanın verilmesini istemiyor, devletin işine gelmiyor. Polis teşkilatı içinde bir sürü hayvanı barındırmasına rağmen imajına leke sürdürmüyor. Bunun dışında bir baltaya sap olamamış ve kendi egolarını tatmin etmek isteyen güç ve iktidar meraklıları arasından polis olmayı seçenler var. Karakter bozuklukları kanunsuzlukla birleşince bildik manzaralar ortaya çıkıyor. Bence polis akademisinde herşeyden önce kişilik testi yapılmalı.

 İşin acısı polisten hastanelik olacak kadar dayak yemiş birkaç tane tanıdığım var. Kimi trafikte kimi maçta kurban gitmiş faşist polise. Bunlar münferit olaylar ama, bir takım çevreler Türk polisi üzerine hain oyunlar oynuyor. Evet evet, sorun burda bence de.


Sonraki Sayfa »