Türkiye’den yasaklı olan bu blog’un yerine ikinci bir tane açmaya karar verdim. Yeni adresimiz:
http://saldiray2.wordpress.com
Bu blogu ellemeyeceğim böyle kalsın, Türk yargısının ayıbıdır dokunmak bana düşmez.
Google’in kullanicilarina Turkce tercume hizmeti sunmaya basladigi haberini gordum internette. Malum internet demek bilgi demek, zincirleri kirmak demek, basbakan giriyor – bizim basimiz kel mi youtube demek. Hemen bir test edeyim dedim.
Once Turkce’den Ingilizce’ye performans degerlendirmesi yapalim. Nobel odullu NY Times yazari Paul Krugman’in su yazisindan bir paragraf alalim:
A correspondent raises an important point: there’s widespread public confusion between the fiscal stimulus plan — which should, on its face, be very popular — and the bank bailouts, which are deeply (and understandably) unpopular. Spending on infrastructure commands broad support; rescuing bankers from the consequences of their own folly, broad revulsion.
Bakalim Google bunun tercumesi olarak ne buyurmus:
Bir muhabiri önemli bir noktada tutarsa: Bu mali uyarıcı arasında yaygın genel karışıklık planı – ki, onun yüzünde, çok popüler olması gerekir – ve banka bailouts olan derin (ve anlaşılır) tutulmayan’s. Altyapı komutları hakkında Harcama geniş desteği; kurtarılmaya bankacılar kendi çılgınlık, geniş tepki sonuçları seçin.
Goruldugu gibi pek birsey anlasilmasi mumkun olmayan bir tercume. Eger hic Ingilizce bilmiyorsaniz konu hakkinda bir fikir verebilir ama daha fazlasini beklemek biraz yalan olur. Bir de Turkce’den Ingilizce’ye tercume deneyelim. Taraf’ta cok sevdigim yazar, Gokhan Ozgun‘den gelsin:
Diplomasiyi bir ‘kibarlık’, bir ‘itidal’, bir ‘fısıltı’ sanatı gibi göstermek yanlıştır. Dilinin ve sözlerinin seni bağladığını bilerek konuşma sanatıdır, diplomasi. Diplomatın ‘görünüşteki ‘kibarlığı’ bundandır. Konuşurken kendini bağlamama ihtiyacından. Mümkün olan en ‘düşük bedeli’ ödeyerek iş görme arzusundan. Maalesef diplomattan bu beklenir. Az şey vererek çok şey almak.
Pek de umutlu degilim Google’dan. Aslinda nispeten kolay bir paragraf da sectim tercume icin. Bakalim Google ne der:
Diplomacy a ‘civility’, a ‘moderation’, a ‘whisper’ to show, such as art is wrong. Know the language and connect you to talk is the art of words, diplomacy. Diplomat of the ’seeming’ of civility ‘is it. Itself from the need to connect to talk. Wherever possible, the ‘low cost’ paid by the desire to see the business. Unfortunately, these diplomats are expected. By little to get a lot.
Dun aksam Erdogan’in Davos’taki panelde yaptiklarini hepimiz biliyoruz. Begenenler olabilir, begenmeyenler olabilir. Ama benim dikkatimi ceken birkac gercek var. Bilmemnerdeki panelde yonetici bize az zaman verdi diye cikip gidince mekandan Israil’in gozu korkmuyor, Filistin’in acisi dinmiyor. Ayrica hareket direk olarak konuyla alakasi olmayan panel yoneticisine verilmis bir tepki. Dolayisiyla bu baglamda bir ise yaradigini sanmiyorum.
Ikinci dikkat cekmek istedigim nokta ise yaklasan yerel secimler. Halkimizin gozunde Erdogan Israil basbakanina ayar verdi, hem de ustune ustluk Simon Peres aradi ozur diledi gibi bir goruntu var. E boyle olunca tabii ki havalaninda bir suru insan karsilar, yaygara hengame vs. Mart ayinin sonundaki yerel secimde de guzel bir arti olur tabii ki Erdogan’in partisine. Hos Gazze olayina tepkili insanlar baska kime verecek oylarini. Ama yine de AKP havadan birkac puan kazanmistir, dis politikada bir skandan yaratma riskini goze alaraktan.
Son gunlerde yeni is ariyorum, ayni zamanda master basvurulari yapiyorum. O yuzden yuzlerce okurdan email aldim, sensiz bir hiciz, sen yazmazsan bu hayat bize haram olur diyorlar. Onlara da hak vermemek mumkun degil. Yakinda bomba gibi gelecegim, bekleyin beni anacagim.
Can Dündar’ın Aynalar belgesel serisinin Ahmet Kaya bölümünden. Ahmet Kaya lisedeki ilk aşkıyla konuşmasını anlatıyor:
Bir kız vardı bizim okulda, herkesin bir ilk aşkı vardır, çocukluk aşkı
Bir gün gittim dedim ki, ???? senlen bir konuşak beş dakka ya, kaçıyorsun, halbuki iki tane laf edek
Bana dedi “rica ederim” dedi
Öyle bir ağırıma gitti ki ya, dedim ya, ben de sana rica ederim dedim
Ben o zamanlar rica ederimin anlamını bilmiyorum yani, onu bir küfür gibi zannettim biliyor musunuz.
“Arkadaşlar 10 dakika, sigara molası verelim mi? Tamam”
Şafak Türküsü’nün bir mp3′ü var bende, konser sırasında çekilmiş. Ahmet Kaya’nın yukardaki sözleriyle başlıyor. Sonra alkışlarla çıkıyor sahneden, biraz sonra dönüyor, bağlama solosundan sonra başlıyor:
“Beni burada arama, arama anne…”
16 Kasım sevgili Ahmet Kaya’nın Paris’te kalp krizi geçirip aramızdan ayrılışının sekizinci yıldönümü. Bir daha konserine gidemeyeceğimi, yeni bir türküsünü dinleyemeyeceğimi düşünüp içim burkuluyor. Ama en beteri onun vatanından uzakta, kahpe kalleş bir sürgünde ölmüş olduğunu hatırlamak, buna sebep olan “üç-beş şerefsizin” ve onların düşüncelerinin hala aynı derecede yaygın olduğunu görmek. (Bkz. Ahmet Kaya tişörtü giydiği için Sakarya’da linç edilmeye çalışan işçiler)
Yine Şafak Türküsü’nden, kendi sözleriyle:
“Ölmek ne garip şey anne artık duvarları kanatırcasına tırnağımla şaşkın umutlu şiirler yazamayacağım mutlak bir inançla gözlerimi tavana çakamayacağım baba olamayacağım örneğin toprak olmak ne garip şey anne”
Ahmet Kaya’nın üstüne yürünen meşhur ödül töreniyle ilgili kısa bir belgesel çekmiş Roj TV. Aşağıda bu belgeselin ikinci bölümü var. Törene Ahmet Kaya’yla beraber giden Çetin Oraner anlatıyor, gerçek görüntüler eşliğinde. Diğer bölümlerine bu bağlantıdan ulaşabilirsiniz.
Ahmet Kaya’ya yaptıklarımız yetmezmiş gibi, onun resmini tişörtünde taşıyanlara karşı bile zerre kadar anlayış gösteremeyen, gözü dönmüş ağzı köpüklü güruhun haber videosu da aşağıda:
Fehmi Koru, Recep Tayyip Erdoğan için Obama iken Bush olmaya başladılar dedi. Ahmet Altan Türkiye’nin zencisi iken renkleri açıldı, beyaz oldu dedi. İkisi de AKP’nin son 1-2 sene içindeki değişiminin altını son derece iyi çizdiler.
Bu değişimin sonunu görmek için AKP’nin ilk iktidara gelişini hatırlamak yeterli. ANAP, DYP, DSP gibi ne idüğü belirsiz, anneleri gelse birbirinden ayıramayacağı dandik sistem partileri ve kaşarlanmış liderleri arasından sıyrılmıştı AKP. Karizmatik yasaklı liderleri, politikaya getirdikleri yeni soluk ve çokça da alternatiflerinin olmaması onları taşımıştı hükümeti. Halk eski partilerin hiçbir işe yaramadığına o kadar kanaat getirmişti ki, bu eskilerin bir uzantısı olan CHP bile sırf seçimlerden önce mecliste olmamasından dolayı ve AKP’ye oy vermeyecek olanların alternatifsiz olmasından dolayı meclise girebilmişti.
Ama geldiğimiz bu noktada görüyoruz ki AKP’nin yenilikçiliği tükendi. Aktütün olsun, Kürt sorununa genel yaklaşımı olsun, Engin Ceber cinayeti olsun, insan hakları olsun, AKP’nin yeni duruşu onları da bir sistem partisi yaptı. Nazım Hikmet’in deyişiyle artık onlar da şimdi herkes gibi.
Durum böyleyken AKP ve Türkiye için birkaç sonuç ortaya çıkıyor:
1) AKP için bir sonraki seçimde oyları epeyce düşecek. Neden düşmesin ki; gerçek faşist varken çakma faşiste, 70′lık devlet uşağı varken 50′lik uşağa, eski kaşar varken yeni kaşara kim rağbet eder. AKP’nin kendisine yeni oluşturduğu mide bulandıran çizgide onlardan çok daha uzun zamandır ve çok daha istikrarlı bir şekilde yürüyen birçok rakip var.
2) Türkiye yeni bir arayış devresine girecek. Birbirinden farkı olmayan, benzer söylemlerle ve aynı duruşlarla karşılarına gelen siyasi partiler içinde koalisyon hükümetleri evresine geri dönülecek. Değişimin savunucusu, cesur duruşlu bir parti gelene kadar durum “idare edilecek”. Eldeki Türkiye profilini geliştirecek adımlar atılamayacak.
3) Halkını kurban etmekten çekinmeyen Türk ordusu ve halkını sefalete, cehalete, tabiiliğe mahkum etmekten utanmayan Türk burjuvazisi rahat bir nefes alacak. Dünkü baş düşman, bugünkü gizli destekçi AKP’yi komisyon karşılığı kendi bordrolu çalışanları yaptıkları için sevinecekler, kutlamalar yapacaklar. Sonra 85 yıldır süregelen işgüzarlıklarıyla birbirlerine dönecekler, “Nerde kalmıştık?” diye soracaklar.
Bu sefer şahsi bir konuya değineceğim. İş yerinden 3 tane adam çıkardılar bugün. Zaten ofis 10 kişi anasını satayım. Yusuf yusuf atar oldu götüm. Hayır 2 sene oldu diğer işten yol alalı. Neyse amına koyayım, neyse.
Taraf’ın çıktığından beri hastasayım, keşke biri de bunları söylese dediğimiz şeyleri sakınmadan bir bir yazıyorlar. Ama bu eleştirilerimizden kurtulmaları için yeterli bir sebep değil. Mesela bugün yanlış bir haber gördüm, hemen veriyorum:
Haberde zamanında Brezilya’da ABD büyükelçisini kaçırmış bir gerilllanın şimdi Rio belediye başkanlığına aday olduğundan bahsedilmiş. Haberin son cümlesindeyse bu konudan yola çıkılarak çekilen Four Days in September filminde gerilla Gebeira’yi Alan Arkin’ın oynadığı söylenmiş. İşte habere link: http://www.taraf.com.tr/haber/19999.htm#
Halbuki imdb de öyle söyler ki Alan Arkın kaçırılan büyükelçiyi oynamıştı: http://www.imdb.com/title/tt0119815/
Umarız Taraf bir dahaki sefere daha dikkatli olur. Ufak tefek diyip geçmeyelim, her pislik ufak başlar.
Az mi şikayet ediyoruz, Avrupa’da yurttaşlarımıza şöyle kötü muamele, böyle kötü davranış diye. Ama unutmayalım, pislik bulmak için uzaklara gitmeye gerek yok. Burası Türkiye.
Kumkapı Misafirhanesi’nden tutulan yabancı uyruklu göçmenler isyan çıkarmış. Haber Radikal‘den.
O kadar üzüldüm, utandım ki. Misafirperverlikle övünürken, ülkemize gelmiş göçmenleri gaddar polisimizin insafına bırakıyoruz.
Üşenmedim Birleşmiş Milletler Keyfi Tutuklamalara Karşı Çalışma Grubu’nun Türkiye’ye 2006 yılında yaptığı ziyaretten çıkardıkları sonuçları buldum.
Bu yukardaki komisyonun Türkiye’de bulgularını anlattığı rapora bağlantı. Öncelikle Türkiye’nin katetmiş olduğu mesafenin altı çiziliyor. Sonra insan hakları adına atılan bu adımların terör sanıklarına uygulanmadığından, bu kimselerin haklarının hala ihlal edildiğinden bahsediliyor. Daha sonra da gözaltında tutulan yabancı uyrukların bu gözaltı durumlarını yöneten kanunların olmadığından ve gözaltındakilerin kanuni olarak başvurabilecekleri bir temyiz mekanizması olmamasından şikayetçi olunuyor.
Taraf’ta bugün Halil Berktay imzasıyla çıkan yazı için tıklayın…
Geçenlerde bir ufak iş için yolum Budapeşte’ye düştü. Gece geç saatte kafaları çekince bir de, yemek yiyecek yer aramaya başladım. Elbetteki Avrupa’nın nispeten az gelişmiş yerlerinden de olsa, burda da gece yarısı açık olan tek yerler dönerciler.
Bir ikisiyle konuşma fırsatım oldu:
1) Eski öğretmen Şinasi abi. Aslen Uşaklı olan kendisi uzun senelerdir yurt dışındaymış. Artık nasıl bir girişimcilikse Romanya’ya konfeksiyon işine girmiş. Avrupa’da birkaç yerde kullanılmış tekstil makinası alıp satıyormuş. Aslında onun ilkokul mezunu yeğeni bu işin Avrupa’daki önde gelenlerindenmiş, Şinasi abi de ufaktan ucundan tutuyormuş. Girişimcilik konusundan kendisinden ufak bir iki şey kapar mıyım diye dikkatle dinledim. Sonra Türkiye’de rakı işine girmek istediğinden bahsetti. Bira üretiminde ufak hacimde pek karlı olmuyormuş. Macaristan’da 150 bin euroya yıldan 500 bin litre üretecek bira tesisi açarım ama Efes’le Tuborg’la baş edilmez diyordu. Neyse rakıdan bahsettik. Bir iki yerden tarifler formüller bulmuş. Erik rakısı, vişne rakısı ile başlayıp daha sonra incir, armut, diğer meyvelerden ne varsa onları da üretmeyi düşünüyormuş. Restoranlara versem yeter diyordu.
Sonra çok ısrar etti, dayanamadım, bodrumdan iki bidon rakı getirtti. Önce erik rakısının tadına baktım. Orda pek birşey diyemedim de gerçekten de çok sert boktan bir tadı vardı. Biraz grappa’yı andırıyordu. Sonra vişne rakısı geldi. Adı üstünde vişne renginde. Bidonun üstünde elbette yazmıyordu da alkol oranı, çok daha hafif ve kolay içimliydi. Lezzet olarak süper. Türkiye’de çıksa kadınlar bayılır. Erkekler de dışarda rakı içer, evde gizli gizli bunu içerler valla.
Bakalım Şinasi abi tutturursa Türkiye rakı piyasasına güzel bir renk gelir. Zaten incir rakıları, erik rakıları zamanında Trakya’da Hatay’da yapılırmış, çok güzel olurmuş diye okuyordum sağdan soldan. Ama iki kadeh ev yapımı rakıyı içtikten sonra yarın kör kalkarsam diye de götüm atmadı değil.
2) İkincisi Tuncelili Uğur abimiz. Kendisi daha genç olduğundan biraz daha seviyesiz geçti muhabbetimiz. “Şimdi sen burda mala vuruyor musun?”‘dan başlayıp, “Türk’üm dersen vermezler burda, İspanyol’um de İngilizce konuş, kesin çakarsın” ekseninde ilerledi. Çok detaylara girmek istemiyorum, bünyeyi yorar. “Pazar günü uçağın olmasa, o gün benim tatil günüm sana bir güzellik yapardım” diye elvada etti.
Dönerleri yedim, içtim. İkram muhabbet de güzeldi de. Türk insanını ekmek parası için Macaristan’a mecbur eden ekonominin içine edeyim.