Saldıray'dan Memleket Manzaraları

Alman PKKlı Eva Tatjana Ursula Juhnke

May 14
Yorumlar

İlginç konular için güzel bir çıkış noktası olan bianet’te gördüm. Alman bir kadın PKK üyesi olduğu için Hakkari’de yakalanıp tutuklandıktan sonra 1997-2004 arasında hapis yatmış. Çıktıktan sonra kötü muamele gördüğü için AİHM’de dava açarak 4bin euro tazminat kazanmış. Haberin aslı burada.

Önce acaba kadını yanlışlıkla mı içeri attılar diye düşündüm. Sonra araştırdım, baktım kadın hakkaten de PKKlı. Bir Alman’ın kalkıp dağ başına gelip örgüte katılması ilginç geldi paylaşayım dedim.

Öncelikle Eva Juhnke hapishanedeyken bir süre ölüm orucu tutmuş. Ölüm orucuyla ilgili haber burada. Bununla da kalmamış orucu esnasında davasını anlatan, artık biraz da fazlaca duyduğumuz Öcalan’a karşı girişilen komployu protesto eden bir mektup yazmış.

Arada buradan anladığımız kadarıyla Eva’nın PKK’ya katılması 1993 yılında olmuş. Hatta ve hatta Hatip Dicle Özgür Politika’da yazdığı “Eva’ya Selam Olsun” adlı yazısından dolayı DGM’den 15 sene hapis yemiş. Dicle yazısında KDP peşmergeleri tarafından yakalanıp Türkiye’ye teslim edilen Eva’dan bahsederken, Kürt geleneğinde kadınların ve Kürtler’e sığınanları her ne pahasına korunması gerektiğinin altını çizmiş.

Bu kısım bana bile “oha” dedirtti, ve bıyık altından güldürdü, ama bence hakkında espri yapılamayacak hiçbir konu olmaması lazım orası da ayrı tabii. Neymiş efendim, Eva’nın annesi Cumartesi Anneleri gösterisine katıldığı sırada göz altına alınmış. Herşeyiyle tamam işte.

Bu kitaptan öğrendiğimize göre Eva Juhnke PKK’ye katılan tek yabancı değilmiş. Eski RAF üyesi Andrea Wolf’un 1998 yılında Van’da çıkan çatışmada ölüdürüldüğünden bahsedilmiş. Andrea’nın sabıkası da sağlammış ha, terörist pozisyonuna başvururken böyle bir CV’im olsun isterdim. Dedim ya espri yapılamayacak konu yoktur, olmasın zaten.

PKK’ya katılan yabancılarla, özellikle Almanlar’la ilgili en kapsamlı yazı burada. Juhnke’nin hikayesine de biraz ışık tutuyor ayrıca. Juhnke Almanya’da hastabakıcılık yaparken Elazığlı Mehmet Özgül ile evlendikten bir süre sonra PKK’ya katılmış. Bunca şeyin üstüne yine aynı kapıya çıkıyoruz. Aşkın gözü kör olsun be.


Ölüm Yerine Çözüm

Feb 28
2 Yorum

Türkiye’nin gündemini ara ara saman alevi gibi meşgul eden polemiklerle ilgilenmeyi sevmiyorum. Ama bu sefer ısrarcı olacağım zira Bülent Ersoy’un sözleriyle başlayan tartışmadan alacağımız önemli dersler var.

Bülent Ersoy “Ölüm yerine çözüm” diye çırpınırken AKP Adıyaman Milletvekili Hüsrev Kutlu operasyon öyle olmaz böyle olur diye ayar verdi. Hüsrev Bey’i önce iğrençliği ve seviyesizliği için kutlayalım. Sonra analize geçelim.

Milliyet sitesinde “AKP’linin kestirme ayıbı!” başlığıyla vermiş. Doğan Grubu rüzgarın yönünün değiştiğini anladı heralde, iki gün önce sözlerine tepkilerini eksik etmedikleri Bülent Ersoy’a hafiften de olsa destek göstermiş.

Bianet’ten Nilüfer Zengin de bu konu üzerine güzel bir yazı yazmış arada.

Bülent Ersoy senelerdir süregelen bu kirli savaşa belki de yapılabilecek en hafif eleştiriyi yaptı. En temiz kelimelerle, safça çocuklar ölmesin gibi birşeyler söyledi. Ama bu savaş makinası ve onun faşist maşaları (Ebru Gündeş, programın sunucusu pis herif ve diğerleri) bunu bile kabul edemediler. Zaten köşeye sıkışan askerlerin ölmeyip teslim olmasını da sindiremeyen bu güruhtu. PKK kampında esir tutulan askerlerin kameraya zorla birşeyler söyleyince ömür boyu hapis isteyen de bu pis insanlar.

Sahi yargılanan gençlere ne oldu? Bunu da bir araştırayım.


Vatanım Vatanım Bölünmez Bütün Vatanım

Oct 23
Yorumlar

Ne zamandır yazmaya fırsat bulamıyorum işimden dolayı. Ama son günlerde PKK’nin artan saldırıları ve Türk basınında Aydın Doğan’ın değnekçiliğini yaptığı savaş tamtamları beni sonunda yazmaya zorladı. Öncelikle Türkiye’nin toprak bütünlüğüne değinmek istiyorum, sınır ötesi operasyona bir sonraki yazımda değineceğim.

İlkokuldan bile önce başlayan doktrin ve beyin yıkamalar sayesinde vatanın bölünmez bütünlüğünü ve kutsal topraklarımızı dilimize pelesenk etmişizdir. Üstüne bir de Atatürk’ten alıntı yaptık mı (Vatan toprağı bir bütündür ve bölünemez) artık bu konunun sorgulanacak yanı kalmamıştır, vatanın bölünmezliği yer çekimi gibi bir doğa kanunu halini almıştır.

Adeta orta çağlara dayanan, ekonominin toprak üzerinden işlediği devirlere ait bir zihniyetle bir karış bile toprak vermeyiz kimseye diye tutturmuş gidiyoruz. Çünkü bizim geri zekalı kafamızda toprak hala zenginlik, güç, iktidar demek. Hala Osmanlı Devleti’nin yükselme devrindeki haritasına bakınca gözlerimiz yaşarıyor, ta Viyana’dan Fas’a kadar hepsi bizimmiş diye iç geçiriyoruz. Malta’nın Moğolistan’dan daha müreffet, daha ileri olduğunu unutarak toprağa saçma sapan bir şekilde bağlanıyoruz.

Kendi içinde istikrarsızlıklarımız bununla da kalmıyor. Doğu Anadolu halkından nefret edip, Kürtler’e ikinci sınıf insan muamelesi yapıp, yine de sadece bu ırkın yaşadığı illerde bile hak iddia ediyoruz, sahiplik taslıyoruz. Oysa böyle düşünenlerin Doğu Anadolu’daki halkla pek bir ortak yönleri yok. Hakkari’ye ışınlansalar sudan çıkmış balığa dönecekler. Ki kaldı ki Hakkari’de bu kadar cazip birşey var da biz mi bilmiyoruz. Bu gün Türkiye haritasından Hakkari silinse kaç kişi farkında olur, kaç kişinin umrunda olur. Ayrıca bu kadar umrumuzdaydı 80 senedir Hakkari’yi niye bok götürüyor, niye hala orta çağdan kalma yaşıyor Hakkari halkı.

Ama bir kere başladık mı hep isterler diyorlar. Bir kere geri adım attık mı gerisi gelir diye korkuyorlar. Bugün Hakkari’yi alan yarın Hatay’ı Mersin’i isterse diye soruyorlar. Komşudan yumurta mı istiyorsun kardeşim diye sormazlar mı peki insana?

Çok basit, teorik bir örnek olarak Türkiye’yi Kuzey ve Güney Türkiye olarak ikiye ayırsak ve bu ayrılığın sonunda iki parçanın da refah seviyesi yükselse, iki taraf da insanca yaşamaya başlasalar, kötü mü olur? Ama teoride kulağa bu kadar hoş gelen birşeye bile karşı çıkılacaktır. Çünkü vatan bölünmez. Bölünürse kötü birşey olacağı için değil, kötülük bölünmek fiilinin kendisinden geldiği için bölünmez. Bölünmek sonuçları itibariyle değil kendi içinde felaket olduğu için bölünmez

Bütün bu saçmalıklar bir kenara, Kürt sorununa çözüm olarak federasyonun yanı sıra iki ayrı devlet senaryosunun da değerlendirilmesinden yanayım. Hele hele eğer terörü sona erdirecekse kesinlikle düşünülmesi gereken bir seçenek. Ayrıca Türkiye’nin doğusunun ekonomik durumu göz önüne alındığında Türkiye’nin geri kalanının iki devlet formülünden olumlu olarak etkilenmemesi çok zor. Ayrıca Türkiye Cumhuriyeti’nin Doğu ve Güneydoğu Anadolu’yu beceriksizce 80 sene boyunca yönettiği bölgenin fakirlikten kırılıyor olmasından belli. Belki Kürtler biraz daha iyi bir iş çıkarırlar.

Sonuç olarak Türkiye Cumhuriyeti’nin Doğu Anadolu’da bir Kürt devleti kurması herkesten önce Türkiye’nin işine gelecektir. Böyle bir gelişme kağıt üzerinde Kürtler için zafer olarak görülse de mevcut aşiret düzeni ve altyapı eksikliğine doğal kaynaklar (belki petrol) eklenince muhtemel bir Kürt devletinin gelişme ve kalkınma adına pek bir şansı yok gibi geliyor bana. Dolayısıyla Kürdistan’a Türkler’in destek vermesi, Kürtler’inse böyle bir senaryodan kaçınmasını beklerim.


İlker babaya az ulus devlet az pilav

Sep 25
3 Yorum

Birleşmiş Milletler toplantısı vesilesiyle tam da kendimi Myanmar’ın içler acısı durumuna kaptırmıştım. İnternetin, uydu anteninin, yabancı yayınların yasak olduğu, askerin yönettiği Myanmar’ın cuntasına lanet okuyup budist rahiplerinden peşine takılmışken Kara Harp Okulu’ndan gelen haberler yine beni çileden çıkardı.

Artık bu konularda pek yazmak da istemiyorum, çünkü hep aynı şeyleri söylemekten sıkıldım. Öğrendiğim, okuduğum, edindiğim bilgilerin ışığında Türkiye’de askeriyenin durumuna başka bir yorum getiremiyorum çünkü. Hep temcit pilavı gibi aynı konular, aynı yorumlar, aynı fikirler. Ben de hep aynı karşı fikirleri öne sürüyorum ama değişen birşey yok, it ürüyor, kervan yürüyor.

İlker Başbuğ konuşmasında TSK’dan görmeye alıştığımız en güzel motiflerden bir derleme yapmış. Hemen teker teker bu unsurları ele alarak biraz analiz yapmaya çalışalım.

Öncelikle Başbuğ konuşmasının konusunu “Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesinin temel unsurlarını oluşturan ulus devlet, üniter devlet ve laik devlete yönelik tehdit ve risklerin değerlendirilmesi” olarak seçmiş. Hiç şaşırmadım… Özellikle tehdit ve risk kelimelerinin seçilmiş olmasına dikkat edelim. Ortada bir tehlike olması lazım ki ordu kendi varlığını, masraflarını, ülke siyasetine karışmasını makul gösterebilsin. Bu tip risk veya tehditlerin olmadığı bir ortamda zaten orduya gerek kalmaz, ve hiçbir komutan da tartışması yapılan anayasa tasarıları üzerine resmi fikir bildiremez. Dolayısıyla TSK’nın Türkiye’yi diken üstünde tutma politikasının biz uzantısıdır bu konuşmanın konusu da. Hatta eskilere uzanıp Milli Güvenlik dersi kitabımın Türkiye’ye yönelik tehditlerden bahseden ünitesi geldi aklıma. Ermenistan, Yunanistan, Iran, Irak, Suriye, Türkiye’ye komşu olan olmayan ne kadar ülke varsa hepsi tehdit olarak gösteriliyordu. Bu bilinçli hareketin maksadı bugün George Bush’un ABD’de yaptığı gibi korku polikası üzerinden destek kazanmaktan farklı değil. Maalesef “dediğimi yapmazsanız başınıza böyle kötü şeyler gelir” demek halka mantıklı bir açıklama sunmaktan her zaman daha kolay ve etkili oluyor.

Devam edelim. Sonra İlker Başbuğ terörle mücadelenin nasıl yapılması gerektiğinden dem vuruyor… Ve bakalım şaşırtıcı bir şekilde ne diyor:

Burada önemli olan nokta, ulusal ve uluslararası yasa yapıcıların, insanların temel hak ve özgürlüklerini gözetirken, onların güvenliklerini ve yaşama haklarının korunmasını da aynı derecede gözetmek zorunda olduklarıdır.

Türkiye, terör tehdidi altında olan ve terör olaylarıyla yaşayan bir ülke.İnsanların temel hak ve özgürlüklerinin gereksiz yere kısıtlanması nasıl kabul edilemezse, bu hak ve özgürlüklerin teröristler tarafından istismar edilmesi de kabul edilemez.

Yine Bush’un 2001 senesinde Patriot Act adı verilen terörle mücadele adına kişisel özgürlükleri kısıtlayan yasasına benzer bir yaklaşım sergilemiş İlker Başbuğ. Ama Başbuğ öyle bir dillendirmiş ki olaya dışardan Türkiye’yi bilmeyen biri baksa, kişisel hak ve özgürlüklerimiz o kadar sınırsız, insan haklarına o kadar saygılıyız ki teröristlere karşı düzgün mücadele edemiyoruz zanneder. Olağanüstü Bölgeler’le, Devlet Güvenlik Mahkemeleri’yle, kitapçılara atılan bombalarla, evinden alıp infaz edilen şüphelilerle, köy yakmalarla, işkencelerle istediğimizi elde edemedik, biraz da müsamaha gösterin artık, terörle mücadelemizde azcık önümüzü açın demek istiyor heralde Başbuğ.

Sonra Başbuğ Kuzey Irak’taki gelişmelere değinmiş:

Irak’ın kuzeyindeki oluşum ve gelişmelerin bu bölgedeki Kürtlere tarihte hiç olmadığı kadar siyasal, hukuki, askerî ve psikolojik güç kazandırdığı da diğer bir gerçektir. Ayrıca bu durumun, vatandaşlarımızın bir kısmı üzerinde yeni bir aidiyet modeli yaratabileceğine de dikkat edilmelidir.

Peki vatandaşlarımızın bir kısmı (Kürtler) üzerinde neden yeni bir aidiyet modeli yaratsın Kuzey Irak’ta kurulan bir devlet? Kürt vatandaşlarımız 80 senedir bu devletin sınırları içinde yaşamıyorlar mı? Çoğu Türkçe’yi anadilleri gibi bilmiyorlar mı? 80 senedir Türkiye Cumhuriyeti bu vatandaşları kendine bağlayabilmekte bu kadar mı beceriksiz oldu, onları devletten bu kadar mı soğuttu ki, 80 sene sonra Irak’ta peydah olan yeni bir ülkeye heves etsinler. Eğer böyle bir istek varsa, bu sadece ve sadece Kürt vatandaşlarının karnını bile doyurmayı beceremeyen, onların dillerini, kültürlerini, yeri geldiğinde isimlerini bile yasaklayan Türkiye Cumhuriyeti’nin ve buna destek çıkıp çanak tutan TSK’nın ayıbıdır.

Sonra Başbuğ şöyle demiş:

Ne gariptir ki, dün olduğu gibi bugün de, laiklik karşıtı hareketlerin ve etnik milliyetçilerin öncelikli ve ortak bir hedefi vardır. O da ulus devlet yapısıdır.

Başbuğ’un bu sözlerindeki amacı kestirmek zor değil. Laiklik karşıtlarını ve Kürtler’in demokratik haklarını savunanları aynı kefeye koyarak TSK’nın düşmanlarını aynı kefede topluyor. Bu iki grubu birbirleriyle ilişkilendirerek ikisinin de kötü yanlarının birbirlerine bulaşmasını istiyor. Böylelikle laiklik karşıtı birisi aynı zamanda terörist destekçisi veya bir Kürt hakları savunucusu aynı zamanda bir şeriatçıyla aynı kefeye konulabilecek.

Başbuğ daha sonra Türkiye’nin kafası çalışan, düşünen, bağımsız, korkmayan aydınlarına da mesaj veriyor. Adeta bir Yasin Hayal edasıyla “akıllı olsunlar” diyor:

Özellikle başta aydınlar olmak üzere herkesin; yaşanmakta olan fikir anarşisi içerisinde toplumun gerçek yapısını ve sorunlarını öğrenmek yerine, kendilerine dayatılan fikirler doğrultusunda hareket etmede çok dikkatli ve duyarlı olması gerekmektedir.

Başbuğ konuşmasının ilerleyen bölümlerinden -olmazsa olmaz- Atatürk’ten alıntılar yaparak, anayasa tartışmalarında önemli yer tutan anadilde eğitim konusuna değinmiş:

Dil. Atatürk Türk dilini şöyle tanımlamaktadır:
“Türk dili, Türk ulusunun kalbidir, zihnidir.”
“Millî duygular ile dil arasındaki bağ, çok kuvvetlidir. Dilin millî ve zengin olması,millî hissin gelişmesinde başlıca etkendir.”
“Dil yaşayan bir varlıktır ve korunmaya muhtaçtır. Dilini kaybeden bir ulus, her şeyini kaybetmeye mahkûmdur.”

Atatürk’ün zamanında çoğu yazdığını bugün okuduğumuzda pek birşey anlayamadığımızı, ve yine Atatürk’ün Güneş Dil Teorisi gibi saçma sapan bir olaya öncülük ettiğini düşünürsek, kendisinin dil konusunda yazdıklarını pek kaale almayacağım. Ama Türkiye’de bir konuda doğruluğumuzu ispat etmenin en kolay yolu Atatürk’ü kendi tarafımıza çekmek. Böylelikle her türlü itiraz yolu kapanıyor, size karşı çıkanlar Atatürk’e karşı çıkmış gibi oluyorlar. Ne de olsa Türkiye’de Allah’a karşı çıkılır da Atatürk’e karşı çıkılmaz.

Başbuğ devam ediyor:

Türkçenin dışında, bazı etnik grupların kendi dillerini öğrenmek istemelerini kabul etmek ve bu isteğe saygı göstermek farklı bir durumdur; bu dillerde eğitim ve öğretim yapılmasını kabul etmek ise, çok başka bir durumu ifade eder. İkincisini ulus devlet anlayışıyla bağdaştırmak mümkün değildir.

Bianet’te geçen bir yazıda çok mantıklı soruyla cevap verilmiş üstte yazanlara. Madem kendi dillerini öğrenmek Kürtler’in bir hakkı, okulda öğrenmezlerse nerde öğrenecekler bunu. Almanya’da Bulgaristan’da azınlık halinde olan Türkler kendi dillerini öğrenebiliyorlar ama Kürtler hala yasaklı hep yasaklı.

Son olarak Başbuğ Atatürk milliyetçiliği tartışmalarına da şöyle bir açıklama getirmiş:

Atatürk, milliyetçilik anlayışını en veciz şekilde şöyle ifade etmiştir: “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına, Türk milleti denir.”

Atatürk’ün milliyetçilik kavramında, ırkçılık, etnisite, din ve mezhep ayrımı var mıdır? Atatürk’ün milliyetçilik anlayışında yayılmacılık, diğer ulusları küçümseme var mıdır? O’nun milliyetçilik anlayışından daha birleştirici ve bütünleyici bir anlayış olabilir mi?

Ben mi Türkçe anlamıyorum yoksa Başbuğ kasten mi böyle yorumluyor. Türkiye Cumhuriyeti’ni kuranlara Türk milleti denir sözü TC’nin kurulmasında emeği geçmiş Türkler’i, Kürtler’i, Ermeniler’i ve diğer azınlıkları Türk milleti kefesinde topluyor. Yani azınlıkların kimlikleri yok sayılarak çoğunluğa dahil ediliyorlar, adeta siz de bizdensiniz deniyor. Halbuki Bulgaristan’daki Türkler’e Bulgar milletine dahil edelim sizi derseniz alacağınız cevap çok bellidir. Bu kadar bariz, azınlıklarının farklılıklarını yok sayıp onları Türkler’in dominant duruşuna dahil etmek isteyen bir anlayış nasıl birleştirici ve bütünleyici bir anlayış olabilir peki? Eğer Kürtler ve Ermeniler bir gün “biz ne Kürt ne Ermeni’yiz, biz Türk’üz Türk milletiyiz” derlerse olur… Bunu onlardan beklemek de büyük haksızlık olur.


Yazar Hakkında

1983 doğumluyum. İlkokulu, ortaokulu, liseyi ve akabinde üniversiteyi zar zor bitirdim. Futbolu, sinemayı, küfür etmeyi, nifak tohumları ekmeyi çok severim.

Ara

Gezinim

Kategoriler:

Bağlantılar:

Arşiv:

Beslemeler