Saldıray'dan Memleket Manzaraları

Alman PKKlı Eva Tatjana Ursula Juhnke

May 14
Yorumlar

İlginç konular için güzel bir çıkış noktası olan bianet’te gördüm. Alman bir kadın PKK üyesi olduğu için Hakkari’de yakalanıp tutuklandıktan sonra 1997-2004 arasında hapis yatmış. Çıktıktan sonra kötü muamele gördüğü için AİHM’de dava açarak 4bin euro tazminat kazanmış. Haberin aslı burada.

Önce acaba kadını yanlışlıkla mı içeri attılar diye düşündüm. Sonra araştırdım, baktım kadın hakkaten de PKKlı. Bir Alman’ın kalkıp dağ başına gelip örgüte katılması ilginç geldi paylaşayım dedim.

Öncelikle Eva Juhnke hapishanedeyken bir süre ölüm orucu tutmuş. Ölüm orucuyla ilgili haber burada. Bununla da kalmamış orucu esnasında davasını anlatan, artık biraz da fazlaca duyduğumuz Öcalan’a karşı girişilen komployu protesto eden bir mektup yazmış.

Arada buradan anladığımız kadarıyla Eva’nın PKK’ya katılması 1993 yılında olmuş. Hatta ve hatta Hatip Dicle Özgür Politika’da yazdığı “Eva’ya Selam Olsun” adlı yazısından dolayı DGM’den 15 sene hapis yemiş. Dicle yazısında KDP peşmergeleri tarafından yakalanıp Türkiye’ye teslim edilen Eva’dan bahsederken, Kürt geleneğinde kadınların ve Kürtler’e sığınanları her ne pahasına korunması gerektiğinin altını çizmiş.

Bu kısım bana bile “oha” dedirtti, ve bıyık altından güldürdü, ama bence hakkında espri yapılamayacak hiçbir konu olmaması lazım orası da ayrı tabii. Neymiş efendim, Eva’nın annesi Cumartesi Anneleri gösterisine katıldığı sırada göz altına alınmış. Herşeyiyle tamam işte.

Bu kitaptan öğrendiğimize göre Eva Juhnke PKK’ye katılan tek yabancı değilmiş. Eski RAF üyesi Andrea Wolf’un 1998 yılında Van’da çıkan çatışmada ölüdürüldüğünden bahsedilmiş. Andrea’nın sabıkası da sağlammış ha, terörist pozisyonuna başvururken böyle bir CV’im olsun isterdim. Dedim ya espri yapılamayacak konu yoktur, olmasın zaten.

PKK’ya katılan yabancılarla, özellikle Almanlar’la ilgili en kapsamlı yazı burada. Juhnke’nin hikayesine de biraz ışık tutuyor ayrıca. Juhnke Almanya’da hastabakıcılık yaparken Elazığlı Mehmet Özgül ile evlendikten bir süre sonra PKK’ya katılmış. Bunca şeyin üstüne yine aynı kapıya çıkıyoruz. Aşkın gözü kör olsun be.


Ölüm Yerine Çözüm

Feb 28
2 Yorum

Türkiye’nin gündemini ara ara saman alevi gibi meşgul eden polemiklerle ilgilenmeyi sevmiyorum. Ama bu sefer ısrarcı olacağım zira Bülent Ersoy’un sözleriyle başlayan tartışmadan alacağımız önemli dersler var.

Bülent Ersoy “Ölüm yerine çözüm” diye çırpınırken AKP Adıyaman Milletvekili Hüsrev Kutlu operasyon öyle olmaz böyle olur diye ayar verdi. Hüsrev Bey’i önce iğrençliği ve seviyesizliği için kutlayalım. Sonra analize geçelim.

Milliyet sitesinde “AKP’linin kestirme ayıbı!” başlığıyla vermiş. Doğan Grubu rüzgarın yönünün değiştiğini anladı heralde, iki gün önce sözlerine tepkilerini eksik etmedikleri Bülent Ersoy’a hafiften de olsa destek göstermiş.

Bianet’ten Nilüfer Zengin de bu konu üzerine güzel bir yazı yazmış arada.

Bülent Ersoy senelerdir süregelen bu kirli savaşa belki de yapılabilecek en hafif eleştiriyi yaptı. En temiz kelimelerle, safça çocuklar ölmesin gibi birşeyler söyledi. Ama bu savaş makinası ve onun faşist maşaları (Ebru Gündeş, programın sunucusu pis herif ve diğerleri) bunu bile kabul edemediler. Zaten köşeye sıkışan askerlerin ölmeyip teslim olmasını da sindiremeyen bu güruhtu. PKK kampında esir tutulan askerlerin kameraya zorla birşeyler söyleyince ömür boyu hapis isteyen de bu pis insanlar.

Sahi yargılanan gençlere ne oldu? Bunu da bir araştırayım.


İlker babaya az ulus devlet az pilav

Sep 25
3 Yorum

Birleşmiş Milletler toplantısı vesilesiyle tam da kendimi Myanmar’ın içler acısı durumuna kaptırmıştım. İnternetin, uydu anteninin, yabancı yayınların yasak olduğu, askerin yönettiği Myanmar’ın cuntasına lanet okuyup budist rahiplerinden peşine takılmışken Kara Harp Okulu’ndan gelen haberler yine beni çileden çıkardı.

Artık bu konularda pek yazmak da istemiyorum, çünkü hep aynı şeyleri söylemekten sıkıldım. Öğrendiğim, okuduğum, edindiğim bilgilerin ışığında Türkiye’de askeriyenin durumuna başka bir yorum getiremiyorum çünkü. Hep temcit pilavı gibi aynı konular, aynı yorumlar, aynı fikirler. Ben de hep aynı karşı fikirleri öne sürüyorum ama değişen birşey yok, it ürüyor, kervan yürüyor.

İlker Başbuğ konuşmasında TSK’dan görmeye alıştığımız en güzel motiflerden bir derleme yapmış. Hemen teker teker bu unsurları ele alarak biraz analiz yapmaya çalışalım.

Öncelikle Başbuğ konuşmasının konusunu “Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesinin temel unsurlarını oluşturan ulus devlet, üniter devlet ve laik devlete yönelik tehdit ve risklerin değerlendirilmesi” olarak seçmiş. Hiç şaşırmadım… Özellikle tehdit ve risk kelimelerinin seçilmiş olmasına dikkat edelim. Ortada bir tehlike olması lazım ki ordu kendi varlığını, masraflarını, ülke siyasetine karışmasını makul gösterebilsin. Bu tip risk veya tehditlerin olmadığı bir ortamda zaten orduya gerek kalmaz, ve hiçbir komutan da tartışması yapılan anayasa tasarıları üzerine resmi fikir bildiremez. Dolayısıyla TSK’nın Türkiye’yi diken üstünde tutma politikasının biz uzantısıdır bu konuşmanın konusu da. Hatta eskilere uzanıp Milli Güvenlik dersi kitabımın Türkiye’ye yönelik tehditlerden bahseden ünitesi geldi aklıma. Ermenistan, Yunanistan, Iran, Irak, Suriye, Türkiye’ye komşu olan olmayan ne kadar ülke varsa hepsi tehdit olarak gösteriliyordu. Bu bilinçli hareketin maksadı bugün George Bush’un ABD’de yaptığı gibi korku polikası üzerinden destek kazanmaktan farklı değil. Maalesef “dediğimi yapmazsanız başınıza böyle kötü şeyler gelir” demek halka mantıklı bir açıklama sunmaktan her zaman daha kolay ve etkili oluyor.

Devam edelim. Sonra İlker Başbuğ terörle mücadelenin nasıl yapılması gerektiğinden dem vuruyor… Ve bakalım şaşırtıcı bir şekilde ne diyor:

Burada önemli olan nokta, ulusal ve uluslararası yasa yapıcıların, insanların temel hak ve özgürlüklerini gözetirken, onların güvenliklerini ve yaşama haklarının korunmasını da aynı derecede gözetmek zorunda olduklarıdır.

Türkiye, terör tehdidi altında olan ve terör olaylarıyla yaşayan bir ülke.İnsanların temel hak ve özgürlüklerinin gereksiz yere kısıtlanması nasıl kabul edilemezse, bu hak ve özgürlüklerin teröristler tarafından istismar edilmesi de kabul edilemez.

Yine Bush’un 2001 senesinde Patriot Act adı verilen terörle mücadele adına kişisel özgürlükleri kısıtlayan yasasına benzer bir yaklaşım sergilemiş İlker Başbuğ. Ama Başbuğ öyle bir dillendirmiş ki olaya dışardan Türkiye’yi bilmeyen biri baksa, kişisel hak ve özgürlüklerimiz o kadar sınırsız, insan haklarına o kadar saygılıyız ki teröristlere karşı düzgün mücadele edemiyoruz zanneder. Olağanüstü Bölgeler’le, Devlet Güvenlik Mahkemeleri’yle, kitapçılara atılan bombalarla, evinden alıp infaz edilen şüphelilerle, köy yakmalarla, işkencelerle istediğimizi elde edemedik, biraz da müsamaha gösterin artık, terörle mücadelemizde azcık önümüzü açın demek istiyor heralde Başbuğ.

Sonra Başbuğ Kuzey Irak’taki gelişmelere değinmiş:

Irak’ın kuzeyindeki oluşum ve gelişmelerin bu bölgedeki Kürtlere tarihte hiç olmadığı kadar siyasal, hukuki, askerî ve psikolojik güç kazandırdığı da diğer bir gerçektir. Ayrıca bu durumun, vatandaşlarımızın bir kısmı üzerinde yeni bir aidiyet modeli yaratabileceğine de dikkat edilmelidir.

Peki vatandaşlarımızın bir kısmı (Kürtler) üzerinde neden yeni bir aidiyet modeli yaratsın Kuzey Irak’ta kurulan bir devlet? Kürt vatandaşlarımız 80 senedir bu devletin sınırları içinde yaşamıyorlar mı? Çoğu Türkçe’yi anadilleri gibi bilmiyorlar mı? 80 senedir Türkiye Cumhuriyeti bu vatandaşları kendine bağlayabilmekte bu kadar mı beceriksiz oldu, onları devletten bu kadar mı soğuttu ki, 80 sene sonra Irak’ta peydah olan yeni bir ülkeye heves etsinler. Eğer böyle bir istek varsa, bu sadece ve sadece Kürt vatandaşlarının karnını bile doyurmayı beceremeyen, onların dillerini, kültürlerini, yeri geldiğinde isimlerini bile yasaklayan Türkiye Cumhuriyeti’nin ve buna destek çıkıp çanak tutan TSK’nın ayıbıdır.

Sonra Başbuğ şöyle demiş:

Ne gariptir ki, dün olduğu gibi bugün de, laiklik karşıtı hareketlerin ve etnik milliyetçilerin öncelikli ve ortak bir hedefi vardır. O da ulus devlet yapısıdır.

Başbuğ’un bu sözlerindeki amacı kestirmek zor değil. Laiklik karşıtlarını ve Kürtler’in demokratik haklarını savunanları aynı kefeye koyarak TSK’nın düşmanlarını aynı kefede topluyor. Bu iki grubu birbirleriyle ilişkilendirerek ikisinin de kötü yanlarının birbirlerine bulaşmasını istiyor. Böylelikle laiklik karşıtı birisi aynı zamanda terörist destekçisi veya bir Kürt hakları savunucusu aynı zamanda bir şeriatçıyla aynı kefeye konulabilecek.

Başbuğ daha sonra Türkiye’nin kafası çalışan, düşünen, bağımsız, korkmayan aydınlarına da mesaj veriyor. Adeta bir Yasin Hayal edasıyla “akıllı olsunlar” diyor:

Özellikle başta aydınlar olmak üzere herkesin; yaşanmakta olan fikir anarşisi içerisinde toplumun gerçek yapısını ve sorunlarını öğrenmek yerine, kendilerine dayatılan fikirler doğrultusunda hareket etmede çok dikkatli ve duyarlı olması gerekmektedir.

Başbuğ konuşmasının ilerleyen bölümlerinden -olmazsa olmaz- Atatürk’ten alıntılar yaparak, anayasa tartışmalarında önemli yer tutan anadilde eğitim konusuna değinmiş:

Dil. Atatürk Türk dilini şöyle tanımlamaktadır:
“Türk dili, Türk ulusunun kalbidir, zihnidir.”
“Millî duygular ile dil arasındaki bağ, çok kuvvetlidir. Dilin millî ve zengin olması,millî hissin gelişmesinde başlıca etkendir.”
“Dil yaşayan bir varlıktır ve korunmaya muhtaçtır. Dilini kaybeden bir ulus, her şeyini kaybetmeye mahkûmdur.”

Atatürk’ün zamanında çoğu yazdığını bugün okuduğumuzda pek birşey anlayamadığımızı, ve yine Atatürk’ün Güneş Dil Teorisi gibi saçma sapan bir olaya öncülük ettiğini düşünürsek, kendisinin dil konusunda yazdıklarını pek kaale almayacağım. Ama Türkiye’de bir konuda doğruluğumuzu ispat etmenin en kolay yolu Atatürk’ü kendi tarafımıza çekmek. Böylelikle her türlü itiraz yolu kapanıyor, size karşı çıkanlar Atatürk’e karşı çıkmış gibi oluyorlar. Ne de olsa Türkiye’de Allah’a karşı çıkılır da Atatürk’e karşı çıkılmaz.

Başbuğ devam ediyor:

Türkçenin dışında, bazı etnik grupların kendi dillerini öğrenmek istemelerini kabul etmek ve bu isteğe saygı göstermek farklı bir durumdur; bu dillerde eğitim ve öğretim yapılmasını kabul etmek ise, çok başka bir durumu ifade eder. İkincisini ulus devlet anlayışıyla bağdaştırmak mümkün değildir.

Bianet’te geçen bir yazıda çok mantıklı soruyla cevap verilmiş üstte yazanlara. Madem kendi dillerini öğrenmek Kürtler’in bir hakkı, okulda öğrenmezlerse nerde öğrenecekler bunu. Almanya’da Bulgaristan’da azınlık halinde olan Türkler kendi dillerini öğrenebiliyorlar ama Kürtler hala yasaklı hep yasaklı.

Son olarak Başbuğ Atatürk milliyetçiliği tartışmalarına da şöyle bir açıklama getirmiş:

Atatürk, milliyetçilik anlayışını en veciz şekilde şöyle ifade etmiştir: “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına, Türk milleti denir.”

Atatürk’ün milliyetçilik kavramında, ırkçılık, etnisite, din ve mezhep ayrımı var mıdır? Atatürk’ün milliyetçilik anlayışında yayılmacılık, diğer ulusları küçümseme var mıdır? O’nun milliyetçilik anlayışından daha birleştirici ve bütünleyici bir anlayış olabilir mi?

Ben mi Türkçe anlamıyorum yoksa Başbuğ kasten mi böyle yorumluyor. Türkiye Cumhuriyeti’ni kuranlara Türk milleti denir sözü TC’nin kurulmasında emeği geçmiş Türkler’i, Kürtler’i, Ermeniler’i ve diğer azınlıkları Türk milleti kefesinde topluyor. Yani azınlıkların kimlikleri yok sayılarak çoğunluğa dahil ediliyorlar, adeta siz de bizdensiniz deniyor. Halbuki Bulgaristan’daki Türkler’e Bulgar milletine dahil edelim sizi derseniz alacağınız cevap çok bellidir. Bu kadar bariz, azınlıklarının farklılıklarını yok sayıp onları Türkler’in dominant duruşuna dahil etmek isteyen bir anlayış nasıl birleştirici ve bütünleyici bir anlayış olabilir peki? Eğer Kürtler ve Ermeniler bir gün “biz ne Kürt ne Ermeni’yiz, biz Türk’üz Türk milletiyiz” derlerse olur… Bunu onlardan beklemek de büyük haksızlık olur.


Washington Post’da PKK Haberi

Sep 14
2 Yorum

Washington Post muhabirlerinden Joshua Partlow’un Kandil Dağı’nda PKK lideri Murat Karayılan ile görüşmesi basınımıza da yansıdı. WP’nin sitesi kullanıcıların kayıt yaptırmasını istediği için 13 eylül 2007 tarihli haberin orjinalini aşağıya kopyaladım (o kadar da telif hakkı hırsızlığımız olsun artık).

Edit: Yine Washington Post’ta 3 Mart 2008 tarihinden çıkan PKK haberiyle ilgili yazıya ise buradan ulaşabilirsiniz.

Yazının genelinde Irak’ın kuzeyindeki Kürt köylerinin İran tarafından bombalandığı ve bu yüzden 12 kadar köyün sakinlerinin evlerini terketmek zorunda kaldığından bahsediliyor. Muhabirin röportaj yaptığı Murat Karayılan ise İran’ın bölgeyi bombalamasının hem Kürtler’e gözdağı verdiğini hem de Türkiye’ye Kürtler’e karşı olan mücadelesinde destek sinyali gönderdiğini söylüyor.

Bunun dışında Murat Karayılan PKK’nin hedefinin Kürtler’in yaşadığı ülkelerde Irak’takine benzer yarı-özerk Kürt yönetimleri kurulması olduğunu belirtmiş

Aslında haber pek yoruma yer bırakmamış ama ben yine de fikirlerimi belirteyim. Irak’taki otorite boşluğundan İran’ın da en az Türkiye kadar tedirgin olduğuna şüphe yok. Saddam’ın devrilmesine kadar zaman zaman PKK ile flört edip Türkiye’ye karşı olan ilişkilerinde bu kozu kullanmak isteyen İran, artık PKK’nin İran içindeki Kürt nüfusunun huzuru için de bir tehdit olduğunu anlamış durumda. Bu halde Kuzey Irak’ta Kürt hareketlerinin güçlenmesinden rahatsızlık duyan İran ve Türkiye, ortak menfaatleri doğrultusunda düşünmek zorunda. İlişkilileri hep nane molla olan Türkiye ve İran’ın bu vesileyle yaklaşması olumlu bir gelişme sayılabilir belki. Ama ABD’nin İran’ın nükleer teknoloji edinmesine karşı olan ve gitgide daha da sertleşen tutumu göz önüne alındığında İran’dan mümkün olduğunca uzak durmakta yarar var.

Shelling Near Iranian Border Is Forcing Iraqi Kurds to Flee

They have made camp below the mountainsides that smolder and smoke in the thin alpine air. They live in caves now, or old tents, or under goat-hair tarps, and sleep on woven rugs over a bed of stones. Their villages are empty of all but ducks and chickens, because the villagers will not hike back until they can no longer hear the sounds.

“Do you hear that?” asked Taban Koha Rasheed, over a deep, distant rumbling, as she knelt under her tarp in a creek bed sheltered by the walls of a steep ravine. “It’s started again.”

For four weeks now, Kurdish villagers in this far northeastern corner of Iraq have endured a punishing barrage of rockets and artillery shells from what they say are Iranian troops across the border. The seemingly indiscriminate shelling has burned acres of orchards and grassland, damaged homes, killed livestock and driven about 2,500 people to abandon about two dozen villages.

The attacks are an ominous reminder that the emergence of an increasingly self-sufficient Kurdish region in northern Iraq could provoke reprisals or even invasions by Iran and Turkey.

“This is the worst bombing that this area has ever seen,” said Ibrahim Muhammed Amin Muhammed Sor, a 37-year-old Kurdish chicken farmer.

For a few days in August, Sor endured the barrage. These rugged mountain dwellers are accustomed to violence: The area was shelled repeatedly during the eight-year war between Iran and Iraq in the 1980s.

In more recent years, neighbors Iran and Turkey have staged sporadic attacks in an attempt to drive out Kurdish separatist guerrillas who reside in the hills. The attacks grew more intense beginning Aug. 16, and one night, leaflets floated down onto Sor’s farm.

“The Islamic state of Iran sends its greetings,” began the letter, written in a Kurdish dialect called Sorani. It accused the United States of using “hired agents and spies” in the area to “destabilize security in our country, through your borders.”

“And we would like you to be aware that our land and air operations will go on through the coming days to chase away those elements,” it read. “We are making you aware so that none of you get hurt.”

Villagers and Iraqi officials in the area say their territory is now caught up in a growing regional war made worse by deteriorating relations between Iran and the United States. Some accuse Iraqi Prime Minister Nouri al-Maliki, who has close ties with Iran, of failing to protect the Kurds.

“I don’t like Saddam Hussein, but he considered this Iraqi territory and he defended it,” said Aziz Khuder Hussein, 75, a shepherd and fruit tree farmer who fled his village when the shelling began. “Maliki is an ally of Iran and he would not damage his alliance for us.”

In diplomatic meetings in Tehran and Baghdad, Iraqi Foreign Minister Hoshyar Zebari, a Kurd, has demanded that Iran cease its attacks in Iraq.

“We want this shelling to be halted, because it’s causing damage to the border population and is disproportionate to the level of threat that some of the armed groups or terrorist groups are causing to the interests of the Islamic Republic” of Iran, he said at a news conference Sunday in Baghdad.

An official at the Iranian Embassy in Baghdad said that within the past three months, Kurdish rebels have staged suicide attacks and committed other violence that killed at least 10 members of the Iranian security forces. “This is why Iran wants to solve this security matter on the borders,” he said.

But the official, who spoke on condition of anonymity, insisted that the accounts of shelling were “rumors and not true” and that “everything that we have done is inside the Iranian territory, not inside Iraq.”

“No Kurds have been wounded or affected by that,” he said.

Iraqi and U.S. soldiers do not regularly patrol the steep slopes and narrow rocky paths that make much of the border region nearly impassable. The de facto authorities here are the Kurdish guerrilla groups — considered terrorist organizations by the Turkish and Iranian governments — whose grenade-strapped fighters stand lonely sentry on the mountain switchbacks.

The young men and women who hail from the Kurdish diaspora in Iran, Iraq, Turkey and Syria fight for greater Kurdish influence in those countries. The most prominent among the guerrilla groups is the Kurdistan Workers’ Party, or PKK, which focuses its efforts against Turkey. Its affiliate organization of Iranian Kurds is called the Party for a Free Life in Kurdistan, or PJAK.

“They are targeting the area under the pretext that the PKK and PJAK are there, but they’re not hitting the positions,” said one PKK official on condition of anonymity. “Iran’s actual goals, which they will not announce, is to strike the U.S. and destabilize Iraq.”

At a safe house on a desolate slope in the Qandil range, the head of the PKK, Murat Karayilan, said he believed the recent campaign arose because Iran, Turkey and Syria have aligned against what he calls the “Kurdish freedom movement.” Karayilan, a stout, mustachioed man in olive-drab fatigues and a thick leather belt, has taken control of the rebel group in Iraq while its highest leader, Abdullah Ocalan, languishes in an island prison in Turkey.

While Karayilan now is pushing for more rights for Kurds across the Middle East, he suggested that his organization’s long-term goal is to establish semiautonomous regional entities in those countries similar to the Kurdistan Regional Government in Iraq. Many politicians in Iraqi Kurdish territory, however, say they are hostile toward the PKK and would like to drive out the rebel group but cannot spare the soldiers.

This year, Turkey sent tens of thousands of troops to the Iraqi border, raising fears of a major invasion, in what Turkish officials said was a response to PKK attacks in southern Turkey. The shelling by Iranian troops, Karayilan said, serves as a vote of solidarity with Turkey in the campaign against the rebels and the larger Kurdish community. But the timing, he indicated, also reflects an attempt to delay an important Iraqi referendum, scheduled for later this year, on whether to include the oil-rich city of Kirkuk as part of the Kurdish region.

“The third aim of these attacks is to try to give a message to the United States of America and the other international forces,” he said. “The Iranians are against the Kurds but at the same time they are very much against the Americans as well.”

Iran’s deputy foreign minister for Arab affairs, Mohammad R. Baqiri, told reporters in Baghdad on Sunday that an Iranian committee had been formed to look into the border response. But he also accused the U.S. military of supporting Iranian Kurdish rebels in Iraq and said that “if a terrorist group wants to launch attacks from the territories of the other country . . . we should discipline those people who conduct those operations.”

A U.S. Defense Department spokesman, Lt. Col. Jonathan Withington, said in an e-mail: “I am not aware of any support being provided to the PJAK.”

The Kurdish refugees from the shelling say they are the victims of the Iranian strategy. Ahmed Shilhan, 89, said his son lost an eye when he was struck by shrapnel. Several of Baiz Aziz Khuder’s sheep died in the shelling. His father, Aziz Khuder Hussein, recalled watching his apple orchards burning, then piling his family into his Nissan Patrol to escape. A shell burst nearby, spraying shrapnel into his vehicle, he said.

“My daughter-in-law is pregnant and I am afraid she will miscarry,” he said, huddled with 30 relatives and neighbors under a tree where they are living. “It feels like we have lost everything.”

When the shelling started, Taban Koha Rasheed, 28, was sitting at her breakfast table with a bowl of goat’s milk yogurt. The first shells fell high on the mountain above Upper Arcae village, then dozens more swept down into the valley. Her dishes crashed down off the shelves. The windows in her stone house shattered. A shell slammed into the outhouse. “It was like an earthquake hitting the house and everything fell down,” she recalled.

Rasheed, a nurse, led several relatives and children into a nearby cave, but a shell burst next to the entrance, spraying them with rocks and dirt, so they rushed farther down the mountain. “The kids kept crying and we couldn’t keep them silent,” she said. “During the bombing it felt like they wanted to eliminate us.”

After walking for several hours, Rasheed and her neighbors camped along a creek, with little more than a few blankets and the food they could carry. The Iraqi Red Crescent and officials in the Kurdish region have contributed additional supplies.

Residents from different villages have staked out territory in these ravines. As the days passed, they brought their goats, sheep and cattle down to the river, and arguments have sprung up over animals crossing into other villages’ campsites.

Rasheed now passes her days treating scorpion bites, fevers and stomach sickness from drinking creek water. Other villagers milk goats, cook rice and tea over wood fires, and watch over the children.

One morning last week, after a few days of respite from the shelling, the sound of thunder filled the ravine, but there were no clouds in the sky. Mir Hamza Farha, an elderly woman with bright red hair under her black and white head scarf, knelt by the shallow creek. She closed her eyes, raised her face and open palms to the sun, and prayed she would be spared.

“The bombs are coming,” she shouted across the water. “You must leave now!”

Smoke from the shelling began to rise from the tan hills above their campsite. Farha herself had no place left to go.

Special correspondents Saad al-Izzi and Dlovan Brwari contributed to this report.


Azınlık Hakları ve Kültürel Haklar Çalışma Grubu Raporu

Aug 10
2 Yorum

Baskın OranEn sonunda fırsat bulup Baskın Oran’ın yargılanmasına sebep olan “Azınlık Hakları ve Kültürel Haklar Çalışma Grubu Raporu”nu okuyabildim. Konuyla haşır neşir olmayanlar için özet geçiyorum. Başbakanlık İnsan Hakları Danışma Kurulu tarafından azınlıklar üzerine akademik bir çalışma yapması için görevlendirilen Baskın Oran ve diğer akademisyenler hazırladıkları raporu komisyonlarda 1.5 sene tartıştıktan sonra 2004 senesinin sonuna doğru açıklıyorlar. Rapor açıklandıktan sonra da devlet bölücülük yapmak suçundan 5 yıl hapis istemiyle dava açıyor raporu hazırlayanlara. Olayın Aziz Nesin hikayelerine ne kadar benzediğinin siz de farkındasınızdır. Devlet yap diyor, sonra da yaptığın için dava açıyor. Neyse lafı uzatmadan raporda bahsedilen birkaç ana konuya değineyim, teferruatını yukardaki bağlantıdan okuyabilirsiniz. Ayrıca açılan davada Baskın Oran’ın savunmasına da bu bağlantıdan erişebilirsiniz. Olayın kendisinin dışında savcılığın iddianamesi de ayrı bir komedi zaten.

Baskın Hoca öncelikle Türkiye’deki azınlık kavramının çağın gerisinde kaldığından bahsediyor. 1923 Lozan’da sadece Türkiye’deki bazı ayrimüslimlerin (Ermeni, Rum, Musevi) azınlık kategorisine alındığını ve diğer azınlıkların devletçe tanınmadığını söylüyor. Ayrıca raporda dikkat çekilen bir diğer husus ise Lozan Antlaşması’na göre vatandaşların istediği dili ticarette, açık kapalı toplantılarda ve basın, yayın organlarında kullabilmesi maddesi. Bu kurula bugün gelinen noktada bile ne kadar riayet edildiği şüpheli.

Raporda eleştirilen bir başka unsur ise anayasının üçüncü maddesindeki Türk devletinin dili Türkçe’dir ibaresi. Baskın Oran devletin dili olamayacağını, olsa olsa devlet işlerinde kullanılacak resmi bir dil belirtilebileceğini söylüyor. Anayasada laiklik ilkesine göre devletin dini de olamayacağı söyleniyor ama devlet kontrolündeki Diyanet İşleri Başkanlığı pekala Sünni Müslüman inancına hizmet veriyor. Rapordaki ifadeyle benim nacizane anayasa yorumumu yan yana koyarsak TC’nin etnik (Türk) ve dini (Sünni Müslüman) duruşu ortaya çıkıyor, ana adı, baba adı, bir de kan grubu koyduk mu tastamam bildiğimiz kimlik işte. Polis yeni yasaya göre istediği yerde durdurup sorarsa gösteririz.

Raporun geri kalan kısmında devletin kanunlarından ve Yargıtay kararlarından yola çıkarak, resmi devlet ideolojisinde Türk kelimesinin bir üst-kimlik değil, etnik anlam ifade eden bir alt-kimlik olarak öne çıktığı gösterilmiş. Mesela birçok kanunda ve yargı kararında gayrimüslim TC vatandaşları için “yabancı uyruklu TC vatandaşları” “memleket içindeki yerli yabancılar” gibi eşitlik ilkesiyle bağdaşmayan ifadeler kullanılmış. Ondan sonra genelkurmay çıkıp “Ne mutlu Türk’üm demeyen bu ülkenin düşmanıdır ve öyle kalacaktır” diyebiliyor. Herşeyden önce devletin kendisi ve kurumları Türkiye’de yaşayan azınlıkları Türk’ten saymıyor, ondan sonra da etnik Türk etiketini gururla taşımadıkları için bu azınlıkları düşman ilan ediyor. Bu mantık düğümünde hep beraber ikinci defa Aziz Nesin’i saygıyla analım.

Son olarak kendimden bir iki inciyle bitireyim. Türkiye’deki azınlıkların kendilerini bu devlete ve topraklara yabancı hissettiren resmi ideolojinin önüne geçmek için Türkler’e verilmiş her hakkın onlara da verilmesi lazım. Eğer Türkler’in Türkçe televizyon kanalı, okullarda Türkçe dersi varsa, aynı haklar Ermeniler’e Süryaniler’e de verilmeli. Hatta devlet bu konuda herkese ön ayak olmalı. Sonuçta bu halkın vergileri TRT’yi ayakta tutuyorsa, vergi veren Kürtler’in de Kürtçe yayın izleme hakkı olduğunu kabul etmeliyiz. Ancak bu sayede, Baskın Hoca’nın deyişiyle, “zorunlu vatandaşlar” “gönüllü vatandaşlara” dönüşebilirler. Bunun olabilmesi için de herşeyden önce Türk Sünni Müslüman çoğunluğun toplumdaki baskın rolünden vazgeçmesi ve azınlıklarının ezilmesine göz yummayı bırakması gerekir.


Yazar Hakkında

1983 doğumluyum. İlkokulu, ortaokulu, liseyi ve akabinde üniversiteyi zar zor bitirdim. Futbolu, sinemayı, küfür etmeyi, nifak tohumları ekmeyi çok severim.

Ara

Gezinim

Kategoriler:

Bağlantılar:

Arşiv:

Beslemeler