365 gün önce ne oldu? Gazetelerimize baktım, onların pek salladığı yok. Bari biz hatırlayalım.
Hani bir Dağlıca vardı? Hani bütün canlı yayınları kesip vermiştik bu haberi. Hani kaçırılan askerlerin arkasından keşke ölselerdi demeye getirmişti Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin.
Hani Taraf açıklamıştı, baskının olacağına dair istihbarat vardı diye. Hani sonra genelkurmay yüzsüzleri çıkıp evet haber aldık ve gerekli tedbiri de alıp PKK’nın başarılı olmasına izin vermedik demişlerdi.
Hani kaçırılan askerlerin PKK kamplarında esirken söylediklerini kendilerine karşı kanıt kabul edip mahkemeye çıkarmıştık. Hani suçlamaların arasında emre itaatsizlik, izinsiz yurtdışına çıkmak gibi iddialar da vardı.
Hani sonra sınırötesi operasyon yapmıştık. 1 verip 1000 almıştık. Asker tohum olmuştu teröristler rekolte.
Lan oğlum hiç mi kafamız çalışmıyor? Olmuyor işte olmuyor. 25 senedir iyileştiremediğin hastalığa 25 senedir aynı reçetelerle çare ararsan bir bok olmaz. Eğer terörle mücadeledeki kararlılığımız, taviz vermez tutumumuz, kana kana intikam deyişimiz, PKK ha bitti ha bitiyor dememiz bir boka yarasaydı hala başladığımız noktada olmazdık.
Dertliyim hancı.
not: Arada Dağlıca karakolunun arazisinin kendisine ait olduğunu iddia eden bir aşiren ile TSK mahkemelikmiş.
Ortalık biraz durulsun, ondan sonra yazayım dedim.
Aktütün baskını yine genelkurmayın vurdumduymazlığını aymazlığını pisliğini ortaya çıkardı. Para yok diye taşımadıkları, defalarca baskın yiyen Aktütün karakolu 15 askere mezar oldu.
Ebesinin amına, dağların ortasında alçak yere karakol kurarsan, tedbirini almazsan böyle olur işte. Bence genelkurmay bu kadar eleştirilmeyi beklemiyordu. Belki de komplo teorisi olacak ama, bu askerler kurban gitsin, biz de sınır ötesi operasyon yapalım diye düşündüler. Belki bu veya başka ölümlerin Türk – Kürt gerginliğini arttıracağını, kendilerine yine başrol bulacaklarını düşündüler.
Duruşumuz bellidir. Bu iş silahla çözülmez. Biji Diva !!!
Genelkurmay’ın resmi sitesinden yapılan açıklamaya göre son birkaç gün içinde 11 terörist öldürülmüş.
PKK ise bunu Fırat Haber Ajansı vasıtasıyla yalanlamış. HPG Basın İrtibat Merkezi öyle demiş. HPG ne ola ki?
Fırat Haber Ajansı’nın bugün verdiği habere göre ise 8 subay PKK tarafından öldürülmüş. Genelkurmay’ın bu yönde bir açıklaması yok.
Düşük yoğunluklu savaş medya alanında da sürüyor.
Jormungand’ın yazısından yola çıktım. Taraf’ta çıkan ve Dağlıca saldırısının bilindiğine dair çıkan habere Genelkurmay çok güzel cevap vermiş. Saldırıyı biliyorduk, gereken tedbirleri de aldık demiş. Operasyon yapacağız, güç gösterisi yapacağız diye o kadar genci feda ettik deselerdi, ona da şaşırmazdım. O kadar yüzsüz o kadar adisin ki Genelkurmay. Neyse jormungand’dan okursunuz zaten detaylarını. Son olarak Genelkurmay’ın utanmaz açıklamasına link verelim:
6. Sözde Bilgi Destek Planını gündeme getiren gazete, ayrıca 25 Haziran 2008 tarihli nüshasında, bir komutanlığın PKK-KONGRA-GEL terör örgütünün olası eylemlerine ilişkin “GİZLİ” gizlilik dereceli mesajını yayımlamış ve Dağlıca’ya yapılacak saldırının bu mesaj ile bildirilmesine rağmen tedbir alınmadığı yönünde bir iddiada bulunmuştur.
Yayımlanan mesaj gerçek bir belge olup, tehdide maruz tüm birimleri uyarma amacı taşımaktadır. Alınan duyumların değerlendirilerek istihbarat haline getirilmesi ve eylem ikazı olarak yayımlanması, Türk Silahlı Kuvvetlerinde kullanılan standart bir uygulamadır. Nitekim, söz konusu ikazla birlikte, bölgedeki birliklerde emniyet tedbirleri artırılmış ve Dağlıca’da konuşlu unsurlarımız gerekli tepkiyi göstererek, hain saldırının asıl amacına ulaşmasını engellemişlerdir. Konu ile ilgili yargı süreci devam ederken, bu tür kışkırtıcı yaklaşımlar sergilenmesi kaygı verici bir durumdur.
“GİZLİ” gizlilik dereceli askeri evrakın sızdırılması ve basın yoluyla yayımlanması tamamen yasa dışı bir eylem olup, konu yargıya intikal ettirilmiştir. Kurum içinde yapılan araştırmada, mesajın nereden ve kimler tarafından dışarıya sızdırıldığı tespit edilmiş ve sorumlular hakkında gerekli yasal işlem başlatılmıştır.
İlginç konular için güzel bir çıkış noktası olan bianet’te gördüm. Alman bir kadın PKK üyesi olduğu için Hakkari’de yakalanıp tutuklandıktan sonra 1997-2004 arasında hapis yatmış. Çıktıktan sonra kötü muamele gördüğü için AİHM’de dava açarak 4bin euro tazminat kazanmış. Haberin aslı burada.
Önce acaba kadını yanlışlıkla mı içeri attılar diye düşündüm. Sonra araştırdım, baktım kadın hakkaten de PKKlı. Bir Alman’ın kalkıp dağ başına gelip örgüte katılması ilginç geldi paylaşayım dedim.
Öncelikle Eva Juhnke hapishanedeyken bir süre ölüm orucu tutmuş. Ölüm orucuyla ilgili haber burada. Bununla da kalmamış orucu esnasında davasını anlatan, artık biraz da fazlaca duyduğumuz Öcalan’a karşı girişilen komployu protesto eden bir mektup yazmış.
Arada buradan anladığımız kadarıyla Eva’nın PKK’ya katılması 1993 yılında olmuş. Hatta ve hatta Hatip Dicle Özgür Politika’da yazdığı “Eva’ya Selam Olsun” adlı yazısından dolayı DGM’den 15 sene hapis yemiş. Dicle yazısında KDP peşmergeleri tarafından yakalanıp Türkiye’ye teslim edilen Eva’dan bahsederken, Kürt geleneğinde kadınların ve Kürtler’e sığınanları her ne pahasına korunması gerektiğinin altını çizmiş.
Bu kısım bana bile “oha” dedirtti, ve bıyık altından güldürdü, ama bence hakkında espri yapılamayacak hiçbir konu olmaması lazım orası da ayrı tabii. Neymiş efendim, Eva’nın annesi Cumartesi Anneleri gösterisine katıldığı sırada göz altına alınmış. Herşeyiyle tamam işte.
Bu kitaptan öğrendiğimize göre Eva Juhnke PKK’ye katılan tek yabancı değilmiş. Eski RAF üyesi Andrea Wolf’un 1998 yılında Van’da çıkan çatışmada ölüdürüldüğünden bahsedilmiş. Andrea’nın sabıkası da sağlammış ha, terörist pozisyonuna başvururken böyle bir CV’im olsun isterdim. Dedim ya espri yapılamayacak konu yoktur, olmasın zaten.
PKK’ya katılan yabancılarla, özellikle Almanlar’la ilgili en kapsamlı yazı burada. Juhnke’nin hikayesine de biraz ışık tutuyor ayrıca. Juhnke Almanya’da hastabakıcılık yaparken Elazığlı Mehmet Özgül ile evlendikten bir süre sonra PKK’ya katılmış. Bunca şeyin üstüne yine aynı kapıya çıkıyoruz. Aşkın gözü kör olsun be.
Yerli basınımız eksik olmasın yurt dışında bir gazete PKK ile ilgili haber yapınca hemen ispiliyor. Milliyet’ten öğrendiğime göre geçen operasyon sırasında Washington Post muhabirleri PKKlı’larla 5 gün geçirmişler. WP’nin haberine buradan ulaşabilirsiniz, kayıt vs. istiyor da halledin artık bir zahmet. Bilgi beleş değil. Adamlar şahane resimler de koymuşlar. Tercüme edecektim de çok uzundu haber. Bir dahaki sefere artık.
Yazıdan dikkatimi çeken noktalar:
-PKK saatlerini Irak saatine göre değil, Irak yerel saatinden bir saat ileri olan Türkiye’ye göre ayarlıyormuş.
-Operasyon için TSK başarısız oldu demişler, TSK 120 kayıp verdi, biz 10 demişler.
-Muhabirlerle konuşanlardan Elif 10 sene önce Türkiye’de üniversitede iç dizayn okurken okulu bırakıp örgüte katılmış. Van doğumlu Serhat TV muhabirliği yaparken örgüte katılmış.
-PKK Business Royales marka sigara içermiş.
-PKK’ya katılanlara 3 ay zorunlu eğitim verirlermiş.
Geçen gün yine sapık düşünceler beni buldu. Memed’in Kitabı diye doğuda savaşmış askerlerle yapılan röportajlardan oluşan bir kitap vardı, sonra toplatıldı, yazarı mahkemeye çıktı filan.
Düşündüm de Türkiye’nin yakın tarihine damgasını vurmuş PKK hakkında nerdeyse hiçbir şey bilmiyoruz.
Sokaktaki adama sorsak, PKK’nın tarihini, ideolojisini, organizasyonunu basit hatlarıyla bile bilmez. Bu konuda anlattıkları birkaç propaganda lafını geçmez. Dolayısıyla ben de dedim ki kendi kendime, söyle PKK’dan ayrılmış veya ayrılmamış bir terörist (kelime seçimlerine dikkat, gerilla mı desem, siktir et veya rahat olalım, altı üstü bir blog burası) anılarını yazsa, söyle yaptık, örgüte böyle katıldım, eylemlere 3 gün kamp yapıp hazırlandık gibi düzgün bir dilde yazsa, biz de olayın iç yüzünü biraz da olsa öğrensek.
O kitap Türkiye’de kitapçılarda bulunmaz, basanın da götünden kan alırlar ama olsun, internetten de olsa bir yerden ulaşsak güzel olur. Zaten PKK sorununun bu noktada bu kadar çözümsüz olmasını sağlayan faktörlerden bir tanesi de bence TSK ve hükümetin dağdakilerin insan ve vatan evladı olarak görülmesini profesyonel bir şekilde engelleyebilmiş olmaları.
Neyse PKK konusunda yazacaklarım var daha. O degil de Kandil minibüsleri nerden kalkıyor?
Bilmem haberleri okurken dikkat ediyor musunuz bazı kelime seçimlerine, yazılmamış kurallara uyularak herkesin kullandığı bazı ifadelere.
Aşağıdaki tespitlerimde yanılıyor olabilirim ama hafızamın yanıltmadığı kadarıyla yazıyorum.
Mesela Abdullah Öcalan yakalandığında televizyonlarda ilk defa “terörist başı” kavramını duydum ben. PKK ve Apo senelerdir varolmasına rağmen sanki tek bir kaynaktan emir almış gibi bütün medyada bir gecede böyle bir kullanılmaya başladı. Benim hatırladığım kadarıyla önceden yoktu, zaten Türkçe olarak da kulak tırmalıyor. “Bebek katili” lafı da bu aralar çıktı galiba. Ciddi bir yayın kuruluşumuz olsa bu lafı kullanamaz zaten, komik çünkü ana haber bülteninde “bebek katili” diye bir terörist lidere seslenmek. Neyse geçelim bir sonraki tespitimize.
Terörün toplam bilançosuyla ilgili bu. Takdir edersiniz ki futbolsever bir toplum olarak Genelkurmay’ımız bile zaiyatlarına skorbord tarzında açıklıyor. Bu kadar teröristi etkisiz hale getirdik (ohaaa bombanın pimini mi kesiyorsun, adam öldü desenize), bu kadarını canlı aldık, bu kadar da şehit verdik diye tablolamayı severler. Apo yakalandığında terörün toplam bilançosu olarak yerli ve yabancı basında bir 30 bin rakamı geçiyordu. İşte örneğin, 20 sene süren ve 30 bin cana malolan terörün bitmesi için vidi vidi vidi diye cümleler kuruluyordu. Geçen gün farkettim ki bu rakamı hafiften yukarı çekmeye başladılar. Bir iki yerde 40 bin rakamı gördüm, insaflı davrananlar alıştıra alıştıra yapalım diye 35 bin rakamını kullanmışlardı. Apo yakalandığından beri terörün son derece yavaşladığını düşünürsek, geçen yıllar için 5-10 bin kişinin terör yüzünden ölmediğini varsayabiliriz. Peki o zaman nerden çıkıyor bu rakamlar?
Bilmiyorum kaynağını ama sanki arada rakamları daha yukarı çekip olayı daha dramatikleştirme çabası var gibi geliyor bana. Başka bir sebebi de olabilir.
Siz de dikkat edin 30 binden 40 bine çıkan ölü sayısını siz de farkedeceksiniz.
Türkiye’nin gündemini ara ara saman alevi gibi meşgul eden polemiklerle ilgilenmeyi sevmiyorum. Ama bu sefer ısrarcı olacağım zira Bülent Ersoy’un sözleriyle başlayan tartışmadan alacağımız önemli dersler var.
Bülent Ersoy “Ölüm yerine çözüm” diye çırpınırken AKP Adıyaman Milletvekili Hüsrev Kutlu operasyon öyle olmaz böyle olur diye ayar verdi. Hüsrev Bey’i önce iğrençliği ve seviyesizliği için kutlayalım. Sonra analize geçelim.
Milliyet sitesinde “AKP’linin kestirme ayıbı!” başlığıyla vermiş. Doğan Grubu rüzgarın yönünün değiştiğini anladı heralde, iki gün önce sözlerine tepkilerini eksik etmedikleri Bülent Ersoy’a hafiften de olsa destek göstermiş.
Bianet’ten Nilüfer Zengin de bu konu üzerine güzel bir yazı yazmış arada.
Bülent Ersoy senelerdir süregelen bu kirli savaşa belki de yapılabilecek en hafif eleştiriyi yaptı. En temiz kelimelerle, safça çocuklar ölmesin gibi birşeyler söyledi. Ama bu savaş makinası ve onun faşist maşaları (Ebru Gündeş, programın sunucusu pis herif ve diğerleri) bunu bile kabul edemediler. Zaten köşeye sıkışan askerlerin ölmeyip teslim olmasını da sindiremeyen bu güruhtu. PKK kampında esir tutulan askerlerin kameraya zorla birşeyler söyleyince ömür boyu hapis isteyen de bu pis insanlar.
Sahi yargılanan gençlere ne oldu? Bunu da bir araştırayım.
Ya ne günlere kaldık.
Yüce Türk milleti bir gün kafayı peynir ekmekle yiyecek deseler inanırdım da, kafayı çizenleri Bülent Ersoy sağduyuya ve aklın yoluna davet edecek deseler bir tarafımla gülerdim.
Ama bugün bunu da gördük. (Hürriyet’in haberi için)
Büyük diva Bülent Ersoy, Pop Star Alaturka yarışmasında aşağıdaki sözleri sarf etmiş:
Tamam vatan bölünmez, bilmem ne olmaz ama göz göre göre de bu çocukları bütün analar doğursun, toprağa versinler. Bu mu yani? Bir çocuğun ne demek olduğunu ben sizler gibi bilemem. Ben anne değilim, olamayacağım da. Ama insan olarak o anaların yüreğinin nasıl cayır cayır yandığını ben anlayamam ama anneler anlar. Başkalarının masabaşı savaşı için evladımı harcayamam. Bir oyun oynanıyor ve biz bunların oyuncağı oluyoruz.
Şehitler ölmez vatan bölünmez’ hep aynı klişe laflar. Hep bunu söylüyoruz zaten. Çocuklar gidiyor, kanlı gözyaşları, cenazeler… Klişeleşmeş laflar…
Bakırköy Cumhuriyet Savcılığı söz konusu konuşma için halkı askerlikten soğuttuğu için soruşturma başlatmış.
Hepsi şaka gibi. Türkiye’nin 24 senedir beceremediği şeyi 25. kere denediğinde yine olmayacağını anlayamaması şaka gibi. Oğlunu zorla elinden alan TSK, oğlunun ölüsünü geri verince “Vatan sağolsun” diyen anne babalar şaka gibi. Alakasız şarkıcı Bülent Ersoy’un, alakasız bir programda balçıkla sıvanmış gerçeği gösteren tokat gibi sözleri şaka gibi. Başı sonu hepsi absürt.

PKK tarafından kaçırılan askerler Türkiye’ye sağ salim döndüler ama bizim kan içici medyamız ve politikacılarımızdan bunu beğenmeyenler oldu. Pusuya düşmek kendi suçlarıymış, sağ kalmaları bir suçmuş gibi derinden ve içten bir kin ile üstü kapalı göndermeler yapılmaya başlandı. Hemen ufaktan analizine başlayalım…
Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin, Türkiye’ye getirilen 8 askerle ilgili olarak, “Bir Türk askerinin birkaç tane çapulcuyla birlikte gitmiş olduğu gibi bir izlenim beni rahatsız etti” dedi. Şahin, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nin 82. kuruluş yıldönümü törenine gelişinde gazetecilerin sorularını yanıtladı. Bir gazetecinin, Dağlıca’daki terörist saldırı sonrası irtibat kesilen 8 askerin Türkiye’ye getirilmesiyle ilgili soruları üzerine, şunları söyledi:
“Öncelikle askerlerimizin, Türk Silahlı Kuvvetleri mensuplarının herhangi birinin ya da bir bölümünün bölücü terör örgütünün eline geçmiş olmasından Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak büyük üzüntü duyduğumu belirtmeliyim. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin hiçbir mensubu böyle bir duruma düşmemeliydi. Dolayısıyla kendilerinin kurtulmuş olmasından fazla bir sevinç duyamadığımı ifade etmek istiyorum. Bu benim kişisel değerlendirmemdir.”
Sevinmediğini biliyorum Mehmet Ali. Sevinecek birşey yok zaten ortada, şehit olsalardı cennetin top 10 listesine peygamber katından giriş yapacaklardı bu gençler, şimdi sen ve senin gibilerin elinde işkence çekecekler. Basınımızın Drakula’sı Hürriyet’in haberleri burda da kalmıyor. Kaçırılan askerlerin sorguya çekileceğini söylüyorlar.:
Hakkari’deki hain saldırının ardından 14 gün irtibat kurulamayan 8 asker dünden beri istihbaratçılar tarafından sorgulanıyor.
Hakkari Dağlıca’daki hain saldırının ardından irtibat kurulamayan ve dün TSK bünyesine tekrar katılan 8 asker,şu sıralar istihbarat yetkilileri tarafından sorgulanıyor.
İstihbarat birimlerinden sonra 8 asker, askeri savcı tarafından sorgulanacak. Sorgulamanın ardından askerler hakkında dava açılıp açılmayacağına karar verilecek.İŞTE ASKERLERDEN CEVABI ALINACAK SORULAR:
1- Baskın nasıl yapıldı?
2- Baskında kimler kusurluydu?
3- Gönüllü olarak teslim olan oldu mu?
4- Aralarında köstebek var mı?
5- Uçurulan köprüden geçiş saatlerini terör örgütüne bildiren birileri var mı?
6- Terör örgütü propagandası yapan televizyona çıkıp teröristler için “gerilla” ifadesini kullanan ve Türkiye Cumhuriyeti’ni rencide eden ifadeler kullanan askerler, bunu kendi rızaları ile mi yoksa baskı altında mı söylediler?
Hatırlanacağı gibi görüntüler daha sonra Yotube’da yayınlanmıştı.
Dikkatinizi çekerim sorulacak sorulara… Baskında kimler kusurluydu? Devlet ve TSK sorumluydu, terörün üstüne senelerdir silahla gittikleri için, halkın sesine kulak veremedikleri için. Gönüllü olarak teslim olan oldu mu? Bu nasıl bir sorudur bir kere… Teröristler köprüyü uçurup kendilerinden sayıca az olan askerleri vadinin dibinde sıkıştırmadılar mı? 15 asker ölmedi mi? Kazanılamayacak bir mücadelede silah sıkarken ölmek mi yeğdir yoksa aklın yolunu seçip teslim olmak mı? Ama burda aslında önemli olan sorunun kendisi. Bir yerde köşeye kıstırılmış olsan bile kurşun atmaya devam edeceksin, esir düşüp bu devletin karizmasını çizeceğine geberip gideceksin, biz de senin arkandan atıp tutacağız, şöyle yiğitti, böyle yiğitti diye denmek isteniyor. PKK’ya esir düşmüş askerin canlısını teslim alacağıma cenazesini kaldırırım daha iyi denmek isteniyor… Kimse bunu açık açık söylemeye henüz cesaret edemediyse de satır aralarında belli oluyor kurtulan askerlere duydukları nefret…
Sonra hiç de şaşırtmayan bir haber daha…
Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, Dağlıca’daki terörist saldırının ardından irtibat kesilen 8 Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) personelinin Türkiye’ye getirilmesi süreciyle ilgili olarak DTP’li milletvekilleri Osman Özçelik, Aysel Tuğluk ve Fatma Kurtulan hakkında inceleme başlattı.
Başsavcılığın, Irak’ın kuzeyine giden DTP Diyarbakır Milletvekili Aysel Tuğluk, Siirt Milletvekili Osman Özçelik ve Van Milletvekili Fatma Kurtulan hakkında, Terörle Mücadele Kanunu ve Türk Ceza Kanunu çerçevesinde inceleme başlattığı öğrenildi.
Yine bilinçaltı devreye giriyor burda. Askerlerin kurtulmasından memnun olmayan, bu olaya sevinmeyen adalet sistemimiz bu çocukların bırakılmasına vesile olan milletvekillerine inceleme başlatıyor… DTP’nin Kürt partisi olduğunu, DTP’ye oy veren seçmeninin PKK ve Apo’ya sempati duyduğunu anaokulundaki çocuklar biliyor. Ama birileri sanki yeni uyanırmış gibi sürekli ateşliyor ortamı. “Vay efendim sen Apo’ya nasıl terörist demezsin”… Demez tabii, adamı seçenler Biji Serok Apo diye bağırıyor Diyarbakır’da, nasıl bir mantıkla Apo’yu lanetlemesini bekliyorsun ki…
Neyse Mehmet Ali’nin iğrençlikleri ne yazık ki burda bitmiyor…
Bakan Şahin, törenden ayrılırken bir gazetecinin, “8 askerle ilgili sözlerinizi biraz açabilir misiniz?” şeklindeki sözleri üzerine, “Ben bu askerlerimizin operasyonla ilgili o gece bu teröristlerle birlikte gitmiş olmasını bir Türk vatandaşı olarak içime sindiremedim” dedi.
“Kaçırıldıkları yönünde haberler vardı. Kaçırılmadılar, teslim mi oldular?” sorusuna karşılık Şahin, “Hayır. Böyle bir beyanda bulunamam. Bir Türk askerinin birkaç tane çapulcuyla birlikte gitmiş olduğu gibi bir izlenim beni rahatsız etti. O nedenle terör örgütünün propagandasına zemin hazırlandı. Bizim askerimiz, bizim Mehmetçiğimiz vatanı korurken gerektiğinde her an şehit olmayı göze alan bir askerdir.
Tabii onların şu anda yurda dönmüş olmaları ailelerini, kendilerini mutlu etmiştir, vatandaşlarımız da bundan memnuniyet duymuş olabilirler ama benim içimde böyle bir uhde kaldı. Bunu sizlerle paylaştım. Bu benim Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak bu olaylarla ilgili bir değerlendirmemdir.”
Oldu olacak al Mehmet Ali silahı, sık bu çocukların kafasına, hem sen mutlu ol hem de Türkiye’nin namusu temizlensin. Töremiz böyle değil mi zaten. Mahkemeler de suçun aşırı tahrik altında işlendiğine karar verecektir zaten.
İran ve PKK arasındaki gerginlik üzerine son günlerde yabancı basında çıkan haberlerin bir tanesi de İngiliz gazetesi Daily Telegraph’ta Damien McElroy’un 10 eylül tarihli yazısı. McElroy yazısında PKK lideri Murat Karayılan ile yaptığı röportaja yer vermiş. Haberde öne çıkan ve bence üstünde düşünülmesi gereken bir iki önemli unsur var.
Murat Karayılan ABD işgalinden önce İran ile görüştüklerini ve İran’ın PKK’ya koalisyon güçlerine karşı savaşmaları için teklifte bulunduğunu ve vaatler öne sürdüğünü söylüyor. Özellikle Irak’ın işgalinden önce İran’ın PKK ile arasının sıkı olduğunu biliyorduk zaten. Ama Irak’ın ABD işgaline girmesinden sonra, anlaşılan o ki İran PKK üzerindeki eski tesirini kaybetmiş. Ve hatta biraz da bu ret cevabının etkisiyle İran kuvvetleri Kuzey Irak’taki Kürt bölgelerini bombalıyor.
Haberdeki ikinci ilginç unsur ise muhabirinin Karayılan’ın kampında ABD’ye paralı asker sağlayan bir firmanın aracını gördüğünü söylemesi. Her ne kadar içten içe ABD’nin PKK ile menfaat ilişkileri içinde olduğu bilsek bir bunu somut olarak kanıtlayan bir unsur olması açısından bence bu anekdot da önemli.
İran’ın Kuzey Irak’ı bombalamasıyla ilgili Washington Post gazetesinde çıkan haberle ilgili yazıma buradan ulaşabilirsiniz.
Washington Post muhabirlerinden Joshua Partlow’un Kandil Dağı’nda PKK lideri Murat Karayılan ile görüşmesi basınımıza da yansıdı. WP’nin sitesi kullanıcıların kayıt yaptırmasını istediği için 13 eylül 2007 tarihli haberin orjinalini aşağıya kopyaladım (o kadar da telif hakkı hırsızlığımız olsun artık).
Edit: Yine Washington Post’ta 3 Mart 2008 tarihinden çıkan PKK haberiyle ilgili yazıya ise buradan ulaşabilirsiniz.
Yazının genelinde Irak’ın kuzeyindeki Kürt köylerinin İran tarafından bombalandığı ve bu yüzden 12 kadar köyün sakinlerinin evlerini terketmek zorunda kaldığından bahsediliyor. Muhabirin röportaj yaptığı Murat Karayılan ise İran’ın bölgeyi bombalamasının hem Kürtler’e gözdağı verdiğini hem de Türkiye’ye Kürtler’e karşı olan mücadelesinde destek sinyali gönderdiğini söylüyor.
Bunun dışında Murat Karayılan PKK’nin hedefinin Kürtler’in yaşadığı ülkelerde Irak’takine benzer yarı-özerk Kürt yönetimleri kurulması olduğunu belirtmiş
Aslında haber pek yoruma yer bırakmamış ama ben yine de fikirlerimi belirteyim. Irak’taki otorite boşluğundan İran’ın da en az Türkiye kadar tedirgin olduğuna şüphe yok. Saddam’ın devrilmesine kadar zaman zaman PKK ile flört edip Türkiye’ye karşı olan ilişkilerinde bu kozu kullanmak isteyen İran, artık PKK’nin İran içindeki Kürt nüfusunun huzuru için de bir tehdit olduğunu anlamış durumda. Bu halde Kuzey Irak’ta Kürt hareketlerinin güçlenmesinden rahatsızlık duyan İran ve Türkiye, ortak menfaatleri doğrultusunda düşünmek zorunda. İlişkilileri hep nane molla olan Türkiye ve İran’ın bu vesileyle yaklaşması olumlu bir gelişme sayılabilir belki. Ama ABD’nin İran’ın nükleer teknoloji edinmesine karşı olan ve gitgide daha da sertleşen tutumu göz önüne alındığında İran’dan mümkün olduğunca uzak durmakta yarar var.
They have made camp below the mountainsides that smolder and smoke in the thin alpine air. They live in caves now, or old tents, or under goat-hair tarps, and sleep on woven rugs over a bed of stones. Their villages are empty of all but ducks and chickens, because the villagers will not hike back until they can no longer hear the sounds.
“Do you hear that?” asked Taban Koha Rasheed, over a deep, distant rumbling, as she knelt under her tarp in a creek bed sheltered by the walls of a steep ravine. “It’s started again.”
For four weeks now, Kurdish villagers in this far northeastern corner of Iraq have endured a punishing barrage of rockets and artillery shells from what they say are Iranian troops across the border. The seemingly indiscriminate shelling has burned acres of orchards and grassland, damaged homes, killed livestock and driven about 2,500 people to abandon about two dozen villages.
The attacks are an ominous reminder that the emergence of an increasingly self-sufficient Kurdish region in northern Iraq could provoke reprisals or even invasions by Iran and Turkey.
“This is the worst bombing that this area has ever seen,” said Ibrahim Muhammed Amin Muhammed Sor, a 37-year-old Kurdish chicken farmer.
For a few days in August, Sor endured the barrage. These rugged mountain dwellers are accustomed to violence: The area was shelled repeatedly during the eight-year war between Iran and Iraq in the 1980s.
In more recent years, neighbors Iran and Turkey have staged sporadic attacks in an attempt to drive out Kurdish separatist guerrillas who reside in the hills. The attacks grew more intense beginning Aug. 16, and one night, leaflets floated down onto Sor’s farm.
“The Islamic state of Iran sends its greetings,” began the letter, written in a Kurdish dialect called Sorani. It accused the United States of using “hired agents and spies” in the area to “destabilize security in our country, through your borders.”
“And we would like you to be aware that our land and air operations will go on through the coming days to chase away those elements,” it read. “We are making you aware so that none of you get hurt.”
Villagers and Iraqi officials in the area say their territory is now caught up in a growing regional war made worse by deteriorating relations between Iran and the United States. Some accuse Iraqi Prime Minister Nouri al-Maliki, who has close ties with Iran, of failing to protect the Kurds.
“I don’t like Saddam Hussein, but he considered this Iraqi territory and he defended it,” said Aziz Khuder Hussein, 75, a shepherd and fruit tree farmer who fled his village when the shelling began. “Maliki is an ally of Iran and he would not damage his alliance for us.”
In diplomatic meetings in Tehran and Baghdad, Iraqi Foreign Minister Hoshyar Zebari, a Kurd, has demanded that Iran cease its attacks in Iraq.
“We want this shelling to be halted, because it’s causing damage to the border population and is disproportionate to the level of threat that some of the armed groups or terrorist groups are causing to the interests of the Islamic Republic” of Iran, he said at a news conference Sunday in Baghdad.
An official at the Iranian Embassy in Baghdad said that within the past three months, Kurdish rebels have staged suicide attacks and committed other violence that killed at least 10 members of the Iranian security forces. “This is why Iran wants to solve this security matter on the borders,” he said.
But the official, who spoke on condition of anonymity, insisted that the accounts of shelling were “rumors and not true” and that “everything that we have done is inside the Iranian territory, not inside Iraq.”
“No Kurds have been wounded or affected by that,” he said.
Iraqi and U.S. soldiers do not regularly patrol the steep slopes and narrow rocky paths that make much of the border region nearly impassable. The de facto authorities here are the Kurdish guerrilla groups — considered terrorist organizations by the Turkish and Iranian governments — whose grenade-strapped fighters stand lonely sentry on the mountain switchbacks.
The young men and women who hail from the Kurdish diaspora in Iran, Iraq, Turkey and Syria fight for greater Kurdish influence in those countries. The most prominent among the guerrilla groups is the Kurdistan Workers’ Party, or PKK, which focuses its efforts against Turkey. Its affiliate organization of Iranian Kurds is called the Party for a Free Life in Kurdistan, or PJAK.
“They are targeting the area under the pretext that the PKK and PJAK are there, but they’re not hitting the positions,” said one PKK official on condition of anonymity. “Iran’s actual goals, which they will not announce, is to strike the U.S. and destabilize Iraq.”
At a safe house on a desolate slope in the Qandil range, the head of the PKK, Murat Karayilan, said he believed the recent campaign arose because Iran, Turkey and Syria have aligned against what he calls the “Kurdish freedom movement.” Karayilan, a stout, mustachioed man in olive-drab fatigues and a thick leather belt, has taken control of the rebel group in Iraq while its highest leader, Abdullah Ocalan, languishes in an island prison in Turkey.
While Karayilan now is pushing for more rights for Kurds across the Middle East, he suggested that his organization’s long-term goal is to establish semiautonomous regional entities in those countries similar to the Kurdistan Regional Government in Iraq. Many politicians in Iraqi Kurdish territory, however, say they are hostile toward the PKK and would like to drive out the rebel group but cannot spare the soldiers.
This year, Turkey sent tens of thousands of troops to the Iraqi border, raising fears of a major invasion, in what Turkish officials said was a response to PKK attacks in southern Turkey. The shelling by Iranian troops, Karayilan said, serves as a vote of solidarity with Turkey in the campaign against the rebels and the larger Kurdish community. But the timing, he indicated, also reflects an attempt to delay an important Iraqi referendum, scheduled for later this year, on whether to include the oil-rich city of Kirkuk as part of the Kurdish region.
“The third aim of these attacks is to try to give a message to the United States of America and the other international forces,” he said. “The Iranians are against the Kurds but at the same time they are very much against the Americans as well.”
Iran’s deputy foreign minister for Arab affairs, Mohammad R. Baqiri, told reporters in Baghdad on Sunday that an Iranian committee had been formed to look into the border response. But he also accused the U.S. military of supporting Iranian Kurdish rebels in Iraq and said that “if a terrorist group wants to launch attacks from the territories of the other country . . . we should discipline those people who conduct those operations.”
A U.S. Defense Department spokesman, Lt. Col. Jonathan Withington, said in an e-mail: “I am not aware of any support being provided to the PJAK.”
The Kurdish refugees from the shelling say they are the victims of the Iranian strategy. Ahmed Shilhan, 89, said his son lost an eye when he was struck by shrapnel. Several of Baiz Aziz Khuder’s sheep died in the shelling. His father, Aziz Khuder Hussein, recalled watching his apple orchards burning, then piling his family into his Nissan Patrol to escape. A shell burst nearby, spraying shrapnel into his vehicle, he said.
“My daughter-in-law is pregnant and I am afraid she will miscarry,” he said, huddled with 30 relatives and neighbors under a tree where they are living. “It feels like we have lost everything.”
When the shelling started, Taban Koha Rasheed, 28, was sitting at her breakfast table with a bowl of goat’s milk yogurt. The first shells fell high on the mountain above Upper Arcae village, then dozens more swept down into the valley. Her dishes crashed down off the shelves. The windows in her stone house shattered. A shell slammed into the outhouse. “It was like an earthquake hitting the house and everything fell down,” she recalled.
Rasheed, a nurse, led several relatives and children into a nearby cave, but a shell burst next to the entrance, spraying them with rocks and dirt, so they rushed farther down the mountain. “The kids kept crying and we couldn’t keep them silent,” she said. “During the bombing it felt like they wanted to eliminate us.”
After walking for several hours, Rasheed and her neighbors camped along a creek, with little more than a few blankets and the food they could carry. The Iraqi Red Crescent and officials in the Kurdish region have contributed additional supplies.
Residents from different villages have staked out territory in these ravines. As the days passed, they brought their goats, sheep and cattle down to the river, and arguments have sprung up over animals crossing into other villages’ campsites.
Rasheed now passes her days treating scorpion bites, fevers and stomach sickness from drinking creek water. Other villagers milk goats, cook rice and tea over wood fires, and watch over the children.
One morning last week, after a few days of respite from the shelling, the sound of thunder filled the ravine, but there were no clouds in the sky. Mir Hamza Farha, an elderly woman with bright red hair under her black and white head scarf, knelt by the shallow creek. She closed her eyes, raised her face and open palms to the sun, and prayed she would be spared.
“The bombs are coming,” she shouted across the water. “You must leave now!”
Smoke from the shelling began to rise from the tan hills above their campsite. Farha herself had no place left to go.
Special correspondents Saad al-Izzi and Dlovan Brwari contributed to this report.
Yeni ogrendim, 1989′da Cizre’nin Yesilyurt koyune gelen jandarmalar, koyluleri dovup iskence ettikten sonra insan diskisi yedirmisler. 1994′te sonuclanan AIHM davasi sonucu 6 koylu 9′ar milyar tazminat almis. Olayin taniklarindan bir tanesi de Diyanet’in koye atadigi Konyali bir imam. Olayla ilgili Evrensel gazetesinden bir alinti:
“1989 yılının 14 Ocak’ı 15 Ocak’a bağlayan gecesinde Cizre’ye 7 km. uzaklıktaki Yeşilyurt köyünde Jandarma Tabur Komutani Binbaşı Cafer Tayyar Çağlayan yönetimindeki operasyonda köylülere insan dışkısı yedirilmişti. Yeşilyurt köylülerinin uzun uğraşları sonucu açılan davada dışkı yedirme olayını reddeden Çağlayan “kötü muamele” nedeniyle 3 ay hapis cezasına çarptırılmış, bu ceza da paraya çevrilerek ertelenmişti. Mahkemelerin reddettiği dışkı yedirme olayı nedeniyle köylüler Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvurmuş, AİHM mahkûm ettiği Türkiye’nin köylülere 300’er bin Fransız Frangı ödemesini kararlaştırmıştı. Olayın açığa çıkıp tartışıldığı dönemde ANAP hükümetinin İçişleri Bakanlığı’nı yapan Abdulkadir Aksu, dışkı yedirilmesini “Olacak o kadar” sözleriyle değerlendirmişti.”
Abdulkadir Aksu’nun vukuatlari bununla da kalmamis, Aksu’nun insan haklari sicilini burdan takip edebilirsiniz. Aksu’nun laflari birsey mi? Bir de burdan yakin:
“Güneydoğu’da unutulmayanlar” adlı bir kitap yazan korgeneral Hasan Kundakçı, kendisine kitabıyla ilgili röportaj yapan millyet muhabirinin; “kitapta hep bölge halkına çok iyi davranılıyor. asla şiddet uygulanmıyor, mağdur edilmiyor, diye özellikle vurguluyorsunuz. peki aihm’de süren işkence davaları, köy yakma suçlamaları neydi?” diye soruyor ve korgeneral kundakçı’dan bir iki örnek istiyor. röportaj şöyle devam ediyor: “mesela yeşilyurt köyündeki dışkı yedirme olayından bahsediyorum…”
“…o olayı ben sonradan araştırdım. öyle yedirme medirme yoktur. laf olarak, yarı şaka ile söylenmiştir. bu olayın gerçek payı yoktur, yedirme yoktur, öyle şaka ile karışık söylenmiştir. oradaki insanlarla da zaman zaman oturulur, insansınız, bazen şakalaşacaksınız, birbirinize takılacaksınız. biz onlara takılıyorduk, şaka yapıyorduk, onlar da bize.”
Asil sakanin kendisi sensin Hasan efendi, esek sakasisin sen bu millete yapilmis…
Abdullah Ocalan 15 Subat 1999′da Yunanistan konsoloslugundan Nairobi Havalani’na giderken yakalanmisti. Wikipedia’ya Apo’nun ustunden cikan Guney Kibris pasaportunun resmini koymuslar. 1953 Lefkose dogumlu Lazaros Mavros diye geciyor…
Heralde Yunanistan ve Güney Kıbrıs yönetimi bu faka basmalarından sonra terör konusunda pek konuşmazlar. Zaten bundan çok öncelerinde bile yakalanan teröristler Yunanistan’da eğitim aldıklarını itiraf ediyorlardı, Yunanistan da sürekli reddediyordu. Herkesin rengi belli olmuş oldu böylece.
Not: Hollandalı bir gazetecinin PKK kampında Apo ile ilgili anılarını okumak için buraya tıklayın