Saldıray'dan Memleket Manzaraları

Sıçtı Vecdi Bez Getir


İslam Dünyası Obama’ya Nasıl Yaklaşmalı?

Nov 05
1 Yorum

Economist dergisinin yaptığı bir araştırmaya göre dünyadaki ülkelerin çoğunluğu Obama’nın başkan olmasını istiyordu. Araştırmanın metoduna baktığımızda bir tek bu derginin okurlarının internet üzerinden oy vermesi sebebiyle dünya nüfusunu temsil eden bir panel değil oy verenler. Ama yine de genel olarak Obama’nın uluslararası arenada McCain’den çok daha fazla popüler olduğu gerçeğini değiştirmiyor.

Benim dikkatimi ise şöyle bir nokta çekti. Barack Hussein Obama’nın genetik babası (Barack Hussein Obama Senior) Kenyalı bir müslüman, annesi de beyaz Hristiyan bir Amerikalı. Daha sonra annesi ve babası boşanıyor ve Obama’nın annesi Endonezyalı bir müslüman olan Lolo Soetoro ile evleniyor. Obama 6 yaşında ailesiyle beraber Endonezya’ya taşınıyor ve 4 sene orada okula gidiyor.

Obama kendisi öz ve üvey babasının da fazla dinlerine bağlı olmadığını söylüyor. Öyle bile olsa hem Endonezyalı babası sayesinde hem de Endonezya gibi çoğunluğu müslüman olan bir ülkede geçirdiği süre göz önüne alındığında İslam dinine yabancı olduğu veya müslüman sayılamayacağı söylenemez. Obama daha sonra 27 yaşındayken, 1988′de Trinity United Church of Christ adlı kilisede vaftiz olarak bilinçli olarak hristiyan olmayı seçiyor.

İslam dünyasından tartışma konusu olsa da dinden dönenlere sıcak bakılmadığı kesin. Hatta bazı Kuran yorumlarına göre irtidatın yani dinden dönmenin cezası ölüm. En azından bazı Arap ülkerinden bu kuralın uygulandığını da biliyoruz. Eee böyle olunca, dinine bağlı, Kuran’ın kurallarını benimsemiş müslümanların Obama’ya karşı biraz daha temkinli yaklaşmaları kendi içinde daha istikrarlı olurdu bence.


Türk İçin Türk’e Rağmen

Dec 05
2 Yorum

Geçen genel seçimden sonra birçok politikacı ve köşe yazarı sonuçlardan memnuniyetsizliklerini halkı suçlayarak dile getirmişlerdi. “Demokrasi halka bırakılmayacak kadar ciddidir” deyişinden yola çıkarak göbeğini kaşıyan adamların üçte ikisini aptal ilan etmişlerdi.

Bu iddialara karşı ben, belki biraz da seçim sonuçlarının verdiği keyifle, halkın en iyisini bileceğini, halk için halka rağmen siyaset yapılamayacağını söylemiştim. İşlerin istediğim gibi gitmesinden dolayı sokaktaki adama saygım ve sevgim biraz daha artmıştı. Sanki ortalama Türk akıllanmış gibi gelmişti bana da.

Bunları düşünürken elbette seçimin kaybeden taraflarının AKP seçmenine yönelttiği suçlamaları da reddediyordum. Atatürkçü, laik, orducu (ben icat ettim bu lafı, patent isterem) devletin olduğu gibi muhafazasından yana olan kesimler bütün kendini beğenmişlikleri içinde halka burun kıvırırken, ben halkın kendisi için en iyisini bildiğini savunuyordum.

Sonradan neden böyle yaptım diye durdum düşündüm. Birincisi seçimde CHP havagazı almış, halk Baykal’a ağzının payını vermişti. İkincisi yukarda bahsettiğim elitist kesmin fikirlerinin karşısında yer almak da çok cazip geliyordu. Son olarak da içimdeki insan sevgisi de ağır basında, halkımı bağrıma basmamak için hiçbir neden kalmamıştı. Halk herşeyin en iyisini bilir, en güzelini hak ederdi.

Fakat geçen gün Suç ve Ceza’yı okurken bu konu yine aklıma geldi. Gerçekten de halk için halka rağmen bir hareket mümkün olabilir miydi?

Düşünün ki güzel halkımıza kalmış olsaydı çoktan Kerkük’te yorgunluk kahvesi içiyor, darağacından sallanan Apo’ya nanik yapıyor oluyorduk. Örnekler bunlarla sınırlı kalmıyor ve nitekim benim önemli gördüğüm çoğu konudan Türkiye’nin çoğunluğu benimle ters düşüyor.

İnsan kendini beğenmezse çatlar ölürmüş. Dolayısıyla benim doğru olduğumu varsayarsak, güzel halkımız sürekli yanlış işler peşinde koşuyor, kendisi için neyin iyi neyin kötü olduğunu bilmiyor diyebiliriz. Bir ufak ihtimal benim fikirlerim de yanlış olabilir ama kendi bakış açımdan yazdığım için oraları karıştırmaya pek gerek yok.

Sonuç olarak halkımızın çoğu zaman kendi açısından yanlış kararlar verdiğine karar kıldım. Dolayısıyla halka rağmen halk için yapılan hareketlerin mantık dışı olmadığını düşünüyorum. Yeter ki çıkış noktamız doğru olsun. Yani halk için neyin iyi olduğunu kesin tespit edebilirsek halkın isteğine karşı olsa bile bildiğimiz yoldan sapmamalıyız. Bir yerde halkı seviyorum ama halkın zekasına saygı duymuyorum demek bu hareket ama öyle değil mi zaten?


Posted in Gündem, Siyaset

Utanç Veren Seçim Oyunları

AKP’nin seçim tarihini halkın belli bir kesiminin tatile çıktığı temmuz ayına denk getirmesi oyunun sadece ilk ayağıydı. CHP ve diğer partiler bu karara karşı çıktılar. Mantık basit, Türkiye’de tatile gidenler ekonomik durumu biraz daha hallice olanlar, AKP’nin kalesi sayılan düşük gelirli kesim tatile gitmediği için AKP’nin oy oranı suni bir şekilde artacak.

aaaa.jpg AKP seçim tarihini yaz tatiline göre ayarlarken yaygarayı koparanlar, DTP ve Kürt milletvekillerini meclisten uzak tutmak için yapılan değişikliğe ise tepki vermedikleri gibi ortak da oldular. CHP ve Atatürkçüler adeta “bana dokunmayan anti-demokratik uygulamalar bin yaşasın” diye bayrak açtılar.

Eskiden ayrı basılan ve seçmenlere önceden dağıtılan bağımsız aday pusulaları şimdi diğer parti ve bağımsız aday isimleriyle beraber aynı pusulada yer alacak. Okuma yazma bilmeyen Kürt seçmenler eskiden, oy verecekleri bağımsız adayın pusulasını temin edip oy atarken, bu sefer 15-20 parti ve en az bir o kadar da bağımsız aday ismi listeleyen pusulada kendi adayını bulmak zorunda kalacak.

Ve asıl can alıcı noktaya geliyorum. Türkiye’de laik, demokratik, Atatürkçü geçinen, İstanbul’da Ankara’da İzmir’de meydanları Türk bayraklarıyla dolduran bir kesim var. Ama ilginçtir ki bu kesim kendine rakip gördüğü grupların önünü kesmek için anti-demokratik oyunlar oynanmasından hiç ama hiç rahatsız olmuyor. Aslında bakarsanız, AKP yandaşları ve dinciler bir yanda, bu bayrak hastaları bir yanda, aynı madalyonun iki farkı yüzü aslında. Söylemleri farklı ama yaklaşımları aynı oranda faşist, baskıcı, anti-demokratik ve cahil.