http://english.aljazeera.net/news/europe/2009/01/2009130171015641793.html
3:20 ile 3:30 arasinda gazetecinin Hamas’la Misir’dan baska hangi ulkeler konusuyor sorusunun cevabinda Tony Blair Turkiye’yi de soyluyor.
365 gün önce ne oldu? Gazetelerimize baktım, onların pek salladığı yok. Bari biz hatırlayalım.
Hani bir Dağlıca vardı? Hani bütün canlı yayınları kesip vermiştik bu haberi. Hani kaçırılan askerlerin arkasından keşke ölselerdi demeye getirmişti Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin.
Hani Taraf açıklamıştı, baskının olacağına dair istihbarat vardı diye. Hani sonra genelkurmay yüzsüzleri çıkıp evet haber aldık ve gerekli tedbiri de alıp PKK’nın başarılı olmasına izin vermedik demişlerdi.
Hani kaçırılan askerlerin PKK kamplarında esirken söylediklerini kendilerine karşı kanıt kabul edip mahkemeye çıkarmıştık. Hani suçlamaların arasında emre itaatsizlik, izinsiz yurtdışına çıkmak gibi iddialar da vardı.
Hani sonra sınırötesi operasyon yapmıştık. 1 verip 1000 almıştık. Asker tohum olmuştu teröristler rekolte.
Lan oğlum hiç mi kafamız çalışmıyor? Olmuyor işte olmuyor. 25 senedir iyileştiremediğin hastalığa 25 senedir aynı reçetelerle çare ararsan bir bok olmaz. Eğer terörle mücadeledeki kararlılığımız, taviz vermez tutumumuz, kana kana intikam deyişimiz, PKK ha bitti ha bitiyor dememiz bir boka yarasaydı hala başladığımız noktada olmazdık.
Dertliyim hancı.
not: Arada Dağlıca karakolunun arazisinin kendisine ait olduğunu iddia eden bir aşiren ile TSK mahkemelikmiş.
Az mi şikayet ediyoruz, Avrupa’da yurttaşlarımıza şöyle kötü muamele, böyle kötü davranış diye. Ama unutmayalım, pislik bulmak için uzaklara gitmeye gerek yok. Burası Türkiye.
Kumkapı Misafirhanesi’nden tutulan yabancı uyruklu göçmenler isyan çıkarmış. Haber Radikal‘den.
O kadar üzüldüm, utandım ki. Misafirperverlikle övünürken, ülkemize gelmiş göçmenleri gaddar polisimizin insafına bırakıyoruz.
Üşenmedim Birleşmiş Milletler Keyfi Tutuklamalara Karşı Çalışma Grubu’nun Türkiye’ye 2006 yılında yaptığı ziyaretten çıkardıkları sonuçları buldum.
Bu yukardaki komisyonun Türkiye’de bulgularını anlattığı rapora bağlantı. Öncelikle Türkiye’nin katetmiş olduğu mesafenin altı çiziliyor. Sonra insan hakları adına atılan bu adımların terör sanıklarına uygulanmadığından, bu kimselerin haklarının hala ihlal edildiğinden bahsediliyor. Daha sonra da gözaltında tutulan yabancı uyrukların bu gözaltı durumlarını yöneten kanunların olmadığından ve gözaltındakilerin kanuni olarak başvurabilecekleri bir temyiz mekanizması olmamasından şikayetçi olunuyor.
Ortalık biraz durulsun, ondan sonra yazayım dedim.
Aktütün baskını yine genelkurmayın vurdumduymazlığını aymazlığını pisliğini ortaya çıkardı. Para yok diye taşımadıkları, defalarca baskın yiyen Aktütün karakolu 15 askere mezar oldu.
Ebesinin amına, dağların ortasında alçak yere karakol kurarsan, tedbirini almazsan böyle olur işte. Bence genelkurmay bu kadar eleştirilmeyi beklemiyordu. Belki de komplo teorisi olacak ama, bu askerler kurban gitsin, biz de sınır ötesi operasyon yapalım diye düşündüler. Belki bu veya başka ölümlerin Türk – Kürt gerginliğini arttıracağını, kendilerine yine başrol bulacaklarını düşündüler.
Duruşumuz bellidir. Bu iş silahla çözülmez. Biji Diva !!!
Fırat Haber Ajansı’nın haberine göre örgüt yöneticilerini öldürmek için küçük yaşlardaki çocuklar ailelerinden satın alınıp JITEM tarafından ajan olarak PKK’ya yollanıyormuş.
Alternatif haber kaynaklarını kullanmanın önemli olduğunu düşünüyorum, ama Fırat da böyle deli saçması iddialar yayınlayarak kendi güvenilirliğine zarar veriyor. Bu kadar abartı yanlı haber yapılmaz. Yok karakolda tecavüz etmişler, yok PKK merhamet etmiş, geri yollamış, kesin JITEM yapmıştır. Kimse sütten çıkma ak kaşık değil de el insaf be Fırat.
Jormungand’ın yazısından yola çıktım. Taraf’ta çıkan ve Dağlıca saldırısının bilindiğine dair çıkan habere Genelkurmay çok güzel cevap vermiş. Saldırıyı biliyorduk, gereken tedbirleri de aldık demiş. Operasyon yapacağız, güç gösterisi yapacağız diye o kadar genci feda ettik deselerdi, ona da şaşırmazdım. O kadar yüzsüz o kadar adisin ki Genelkurmay. Neyse jormungand’dan okursunuz zaten detaylarını. Son olarak Genelkurmay’ın utanmaz açıklamasına link verelim:
6. Sözde Bilgi Destek Planını gündeme getiren gazete, ayrıca 25 Haziran 2008 tarihli nüshasında, bir komutanlığın PKK-KONGRA-GEL terör örgütünün olası eylemlerine ilişkin “GİZLİ” gizlilik dereceli mesajını yayımlamış ve Dağlıca’ya yapılacak saldırının bu mesaj ile bildirilmesine rağmen tedbir alınmadığı yönünde bir iddiada bulunmuştur.
Yayımlanan mesaj gerçek bir belge olup, tehdide maruz tüm birimleri uyarma amacı taşımaktadır. Alınan duyumların değerlendirilerek istihbarat haline getirilmesi ve eylem ikazı olarak yayımlanması, Türk Silahlı Kuvvetlerinde kullanılan standart bir uygulamadır. Nitekim, söz konusu ikazla birlikte, bölgedeki birliklerde emniyet tedbirleri artırılmış ve Dağlıca’da konuşlu unsurlarımız gerekli tepkiyi göstererek, hain saldırının asıl amacına ulaşmasını engellemişlerdir. Konu ile ilgili yargı süreci devam ederken, bu tür kışkırtıcı yaklaşımlar sergilenmesi kaygı verici bir durumdur.
“GİZLİ” gizlilik dereceli askeri evrakın sızdırılması ve basın yoluyla yayımlanması tamamen yasa dışı bir eylem olup, konu yargıya intikal ettirilmiştir. Kurum içinde yapılan araştırmada, mesajın nereden ve kimler tarafından dışarıya sızdırıldığı tespit edilmiş ve sorumlular hakkında gerekli yasal işlem başlatılmıştır.
İlginç konular için güzel bir çıkış noktası olan bianet’te gördüm. Alman bir kadın PKK üyesi olduğu için Hakkari’de yakalanıp tutuklandıktan sonra 1997-2004 arasında hapis yatmış. Çıktıktan sonra kötü muamele gördüğü için AİHM’de dava açarak 4bin euro tazminat kazanmış. Haberin aslı burada.
Önce acaba kadını yanlışlıkla mı içeri attılar diye düşündüm. Sonra araştırdım, baktım kadın hakkaten de PKKlı. Bir Alman’ın kalkıp dağ başına gelip örgüte katılması ilginç geldi paylaşayım dedim.
Öncelikle Eva Juhnke hapishanedeyken bir süre ölüm orucu tutmuş. Ölüm orucuyla ilgili haber burada. Bununla da kalmamış orucu esnasında davasını anlatan, artık biraz da fazlaca duyduğumuz Öcalan’a karşı girişilen komployu protesto eden bir mektup yazmış.
Arada buradan anladığımız kadarıyla Eva’nın PKK’ya katılması 1993 yılında olmuş. Hatta ve hatta Hatip Dicle Özgür Politika’da yazdığı “Eva’ya Selam Olsun” adlı yazısından dolayı DGM’den 15 sene hapis yemiş. Dicle yazısında KDP peşmergeleri tarafından yakalanıp Türkiye’ye teslim edilen Eva’dan bahsederken, Kürt geleneğinde kadınların ve Kürtler’e sığınanları her ne pahasına korunması gerektiğinin altını çizmiş.
Bu kısım bana bile “oha” dedirtti, ve bıyık altından güldürdü, ama bence hakkında espri yapılamayacak hiçbir konu olmaması lazım orası da ayrı tabii. Neymiş efendim, Eva’nın annesi Cumartesi Anneleri gösterisine katıldığı sırada göz altına alınmış. Herşeyiyle tamam işte.
Bu kitaptan öğrendiğimize göre Eva Juhnke PKK’ye katılan tek yabancı değilmiş. Eski RAF üyesi Andrea Wolf’un 1998 yılında Van’da çıkan çatışmada ölüdürüldüğünden bahsedilmiş. Andrea’nın sabıkası da sağlammış ha, terörist pozisyonuna başvururken böyle bir CV’im olsun isterdim. Dedim ya espri yapılamayacak konu yoktur, olmasın zaten.
PKK’ya katılan yabancılarla, özellikle Almanlar’la ilgili en kapsamlı yazı burada. Juhnke’nin hikayesine de biraz ışık tutuyor ayrıca. Juhnke Almanya’da hastabakıcılık yaparken Elazığlı Mehmet Özgül ile evlendikten bir süre sonra PKK’ya katılmış. Bunca şeyin üstüne yine aynı kapıya çıkıyoruz. Aşkın gözü kör olsun be.
Yerli basınımız eksik olmasın yurt dışında bir gazete PKK ile ilgili haber yapınca hemen ispiliyor. Milliyet’ten öğrendiğime göre geçen operasyon sırasında Washington Post muhabirleri PKKlı’larla 5 gün geçirmişler. WP’nin haberine buradan ulaşabilirsiniz, kayıt vs. istiyor da halledin artık bir zahmet. Bilgi beleş değil. Adamlar şahane resimler de koymuşlar. Tercüme edecektim de çok uzundu haber. Bir dahaki sefere artık.
Yazıdan dikkatimi çeken noktalar:
-PKK saatlerini Irak saatine göre değil, Irak yerel saatinden bir saat ileri olan Türkiye’ye göre ayarlıyormuş.
-Operasyon için TSK başarısız oldu demişler, TSK 120 kayıp verdi, biz 10 demişler.
-Muhabirlerle konuşanlardan Elif 10 sene önce Türkiye’de üniversitede iç dizayn okurken okulu bırakıp örgüte katılmış. Van doğumlu Serhat TV muhabirliği yaparken örgüte katılmış.
-PKK Business Royales marka sigara içermiş.
-PKK’ya katılanlara 3 ay zorunlu eğitim verirlermiş.
Bilmem haberleri okurken dikkat ediyor musunuz bazı kelime seçimlerine, yazılmamış kurallara uyularak herkesin kullandığı bazı ifadelere.
Aşağıdaki tespitlerimde yanılıyor olabilirim ama hafızamın yanıltmadığı kadarıyla yazıyorum.
Mesela Abdullah Öcalan yakalandığında televizyonlarda ilk defa “terörist başı” kavramını duydum ben. PKK ve Apo senelerdir varolmasına rağmen sanki tek bir kaynaktan emir almış gibi bütün medyada bir gecede böyle bir kullanılmaya başladı. Benim hatırladığım kadarıyla önceden yoktu, zaten Türkçe olarak da kulak tırmalıyor. “Bebek katili” lafı da bu aralar çıktı galiba. Ciddi bir yayın kuruluşumuz olsa bu lafı kullanamaz zaten, komik çünkü ana haber bülteninde “bebek katili” diye bir terörist lidere seslenmek. Neyse geçelim bir sonraki tespitimize.
Terörün toplam bilançosuyla ilgili bu. Takdir edersiniz ki futbolsever bir toplum olarak Genelkurmay’ımız bile zaiyatlarına skorbord tarzında açıklıyor. Bu kadar teröristi etkisiz hale getirdik (ohaaa bombanın pimini mi kesiyorsun, adam öldü desenize), bu kadarını canlı aldık, bu kadar da şehit verdik diye tablolamayı severler. Apo yakalandığında terörün toplam bilançosu olarak yerli ve yabancı basında bir 30 bin rakamı geçiyordu. İşte örneğin, 20 sene süren ve 30 bin cana malolan terörün bitmesi için vidi vidi vidi diye cümleler kuruluyordu. Geçen gün farkettim ki bu rakamı hafiften yukarı çekmeye başladılar. Bir iki yerde 40 bin rakamı gördüm, insaflı davrananlar alıştıra alıştıra yapalım diye 35 bin rakamını kullanmışlardı. Apo yakalandığından beri terörün son derece yavaşladığını düşünürsek, geçen yıllar için 5-10 bin kişinin terör yüzünden ölmediğini varsayabiliriz. Peki o zaman nerden çıkıyor bu rakamlar?
Bilmiyorum kaynağını ama sanki arada rakamları daha yukarı çekip olayı daha dramatikleştirme çabası var gibi geliyor bana. Başka bir sebebi de olabilir.
Siz de dikkat edin 30 binden 40 bine çıkan ölü sayısını siz de farkedeceksiniz.
Türkiye’nin gündemini ara ara saman alevi gibi meşgul eden polemiklerle ilgilenmeyi sevmiyorum. Ama bu sefer ısrarcı olacağım zira Bülent Ersoy’un sözleriyle başlayan tartışmadan alacağımız önemli dersler var.
Bülent Ersoy “Ölüm yerine çözüm” diye çırpınırken AKP Adıyaman Milletvekili Hüsrev Kutlu operasyon öyle olmaz böyle olur diye ayar verdi. Hüsrev Bey’i önce iğrençliği ve seviyesizliği için kutlayalım. Sonra analize geçelim.
Milliyet sitesinde “AKP’linin kestirme ayıbı!” başlığıyla vermiş. Doğan Grubu rüzgarın yönünün değiştiğini anladı heralde, iki gün önce sözlerine tepkilerini eksik etmedikleri Bülent Ersoy’a hafiften de olsa destek göstermiş.
Bianet’ten Nilüfer Zengin de bu konu üzerine güzel bir yazı yazmış arada.
Bülent Ersoy senelerdir süregelen bu kirli savaşa belki de yapılabilecek en hafif eleştiriyi yaptı. En temiz kelimelerle, safça çocuklar ölmesin gibi birşeyler söyledi. Ama bu savaş makinası ve onun faşist maşaları (Ebru Gündeş, programın sunucusu pis herif ve diğerleri) bunu bile kabul edemediler. Zaten köşeye sıkışan askerlerin ölmeyip teslim olmasını da sindiremeyen bu güruhtu. PKK kampında esir tutulan askerlerin kameraya zorla birşeyler söyleyince ömür boyu hapis isteyen de bu pis insanlar.
Sahi yargılanan gençlere ne oldu? Bunu da bir araştırayım.
Milliyet’in haberinden:
Apo’nun Türkiye’ye gelişinin yıldönümü olan 15 şubatta doğu da bazı ilçelerde esnaf kepenk kapatma eylemi yapmış.
Peki yukarıda sizce ters olan ne? Adamın biri şu veya bu nedenden dolayı o gün bakkalını açmamış. Kendi dükkanı, kendi işi, kendine kalmış. Ama polisimiz her zaman görev başında. Teröre sessiz destek verenleri tespit ediyor. Peki polisin ne işi var suç olmayan bir eyleme katılanları araştırmakta. Adı üstünde adam kendi dükkanını kapatmış, kendinden başka kimseyi ilgilendirmez. Polis ise adeta gidip bu dükkanları mimliyor. Mimlenen işletmelerin sahiplerine sonradan neler yapılacağını sizin hayal gücünüze bırakıyorum. Devletin kendisini korumakla yükümlü görevlileri tarafından işaretlenen esnafın bu ülkeye ve onun kurumlarına olabilecek bağlılığını da siz düşünün.
Bu aptallar hala anlayamadı. Polise sorsalar PKKlılar zorla tehditle kepenk kapattırıyor derler. Kendileri ise benzer tehdit ve korkutma yöntemleri kullanarak dükkanları açık tutmaya çalışıyorlar. Eeee ne farkı kaldı şimdi?

PKK tarafından kaçırılan askerler Türkiye’ye sağ salim döndüler ama bizim kan içici medyamız ve politikacılarımızdan bunu beğenmeyenler oldu. Pusuya düşmek kendi suçlarıymış, sağ kalmaları bir suçmuş gibi derinden ve içten bir kin ile üstü kapalı göndermeler yapılmaya başlandı. Hemen ufaktan analizine başlayalım…
Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin, Türkiye’ye getirilen 8 askerle ilgili olarak, “Bir Türk askerinin birkaç tane çapulcuyla birlikte gitmiş olduğu gibi bir izlenim beni rahatsız etti” dedi. Şahin, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nin 82. kuruluş yıldönümü törenine gelişinde gazetecilerin sorularını yanıtladı. Bir gazetecinin, Dağlıca’daki terörist saldırı sonrası irtibat kesilen 8 askerin Türkiye’ye getirilmesiyle ilgili soruları üzerine, şunları söyledi:
“Öncelikle askerlerimizin, Türk Silahlı Kuvvetleri mensuplarının herhangi birinin ya da bir bölümünün bölücü terör örgütünün eline geçmiş olmasından Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak büyük üzüntü duyduğumu belirtmeliyim. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin hiçbir mensubu böyle bir duruma düşmemeliydi. Dolayısıyla kendilerinin kurtulmuş olmasından fazla bir sevinç duyamadığımı ifade etmek istiyorum. Bu benim kişisel değerlendirmemdir.”
Sevinmediğini biliyorum Mehmet Ali. Sevinecek birşey yok zaten ortada, şehit olsalardı cennetin top 10 listesine peygamber katından giriş yapacaklardı bu gençler, şimdi sen ve senin gibilerin elinde işkence çekecekler. Basınımızın Drakula’sı Hürriyet’in haberleri burda da kalmıyor. Kaçırılan askerlerin sorguya çekileceğini söylüyorlar.:
Hakkari’deki hain saldırının ardından 14 gün irtibat kurulamayan 8 asker dünden beri istihbaratçılar tarafından sorgulanıyor.
Hakkari Dağlıca’daki hain saldırının ardından irtibat kurulamayan ve dün TSK bünyesine tekrar katılan 8 asker,şu sıralar istihbarat yetkilileri tarafından sorgulanıyor.
İstihbarat birimlerinden sonra 8 asker, askeri savcı tarafından sorgulanacak. Sorgulamanın ardından askerler hakkında dava açılıp açılmayacağına karar verilecek.İŞTE ASKERLERDEN CEVABI ALINACAK SORULAR:
1- Baskın nasıl yapıldı?
2- Baskında kimler kusurluydu?
3- Gönüllü olarak teslim olan oldu mu?
4- Aralarında köstebek var mı?
5- Uçurulan köprüden geçiş saatlerini terör örgütüne bildiren birileri var mı?
6- Terör örgütü propagandası yapan televizyona çıkıp teröristler için “gerilla” ifadesini kullanan ve Türkiye Cumhuriyeti’ni rencide eden ifadeler kullanan askerler, bunu kendi rızaları ile mi yoksa baskı altında mı söylediler?
Hatırlanacağı gibi görüntüler daha sonra Yotube’da yayınlanmıştı.
Dikkatinizi çekerim sorulacak sorulara… Baskında kimler kusurluydu? Devlet ve TSK sorumluydu, terörün üstüne senelerdir silahla gittikleri için, halkın sesine kulak veremedikleri için. Gönüllü olarak teslim olan oldu mu? Bu nasıl bir sorudur bir kere… Teröristler köprüyü uçurup kendilerinden sayıca az olan askerleri vadinin dibinde sıkıştırmadılar mı? 15 asker ölmedi mi? Kazanılamayacak bir mücadelede silah sıkarken ölmek mi yeğdir yoksa aklın yolunu seçip teslim olmak mı? Ama burda aslında önemli olan sorunun kendisi. Bir yerde köşeye kıstırılmış olsan bile kurşun atmaya devam edeceksin, esir düşüp bu devletin karizmasını çizeceğine geberip gideceksin, biz de senin arkandan atıp tutacağız, şöyle yiğitti, böyle yiğitti diye denmek isteniyor. PKK’ya esir düşmüş askerin canlısını teslim alacağıma cenazesini kaldırırım daha iyi denmek isteniyor… Kimse bunu açık açık söylemeye henüz cesaret edemediyse de satır aralarında belli oluyor kurtulan askerlere duydukları nefret…
Sonra hiç de şaşırtmayan bir haber daha…
Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, Dağlıca’daki terörist saldırının ardından irtibat kesilen 8 Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) personelinin Türkiye’ye getirilmesi süreciyle ilgili olarak DTP’li milletvekilleri Osman Özçelik, Aysel Tuğluk ve Fatma Kurtulan hakkında inceleme başlattı.
Başsavcılığın, Irak’ın kuzeyine giden DTP Diyarbakır Milletvekili Aysel Tuğluk, Siirt Milletvekili Osman Özçelik ve Van Milletvekili Fatma Kurtulan hakkında, Terörle Mücadele Kanunu ve Türk Ceza Kanunu çerçevesinde inceleme başlattığı öğrenildi.
Yine bilinçaltı devreye giriyor burda. Askerlerin kurtulmasından memnun olmayan, bu olaya sevinmeyen adalet sistemimiz bu çocukların bırakılmasına vesile olan milletvekillerine inceleme başlatıyor… DTP’nin Kürt partisi olduğunu, DTP’ye oy veren seçmeninin PKK ve Apo’ya sempati duyduğunu anaokulundaki çocuklar biliyor. Ama birileri sanki yeni uyanırmış gibi sürekli ateşliyor ortamı. “Vay efendim sen Apo’ya nasıl terörist demezsin”… Demez tabii, adamı seçenler Biji Serok Apo diye bağırıyor Diyarbakır’da, nasıl bir mantıkla Apo’yu lanetlemesini bekliyorsun ki…
Neyse Mehmet Ali’nin iğrençlikleri ne yazık ki burda bitmiyor…
Bakan Şahin, törenden ayrılırken bir gazetecinin, “8 askerle ilgili sözlerinizi biraz açabilir misiniz?” şeklindeki sözleri üzerine, “Ben bu askerlerimizin operasyonla ilgili o gece bu teröristlerle birlikte gitmiş olmasını bir Türk vatandaşı olarak içime sindiremedim” dedi.
“Kaçırıldıkları yönünde haberler vardı. Kaçırılmadılar, teslim mi oldular?” sorusuna karşılık Şahin, “Hayır. Böyle bir beyanda bulunamam. Bir Türk askerinin birkaç tane çapulcuyla birlikte gitmiş olduğu gibi bir izlenim beni rahatsız etti. O nedenle terör örgütünün propagandasına zemin hazırlandı. Bizim askerimiz, bizim Mehmetçiğimiz vatanı korurken gerektiğinde her an şehit olmayı göze alan bir askerdir.
Tabii onların şu anda yurda dönmüş olmaları ailelerini, kendilerini mutlu etmiştir, vatandaşlarımız da bundan memnuniyet duymuş olabilirler ama benim içimde böyle bir uhde kaldı. Bunu sizlerle paylaştım. Bu benim Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak bu olaylarla ilgili bir değerlendirmemdir.”
Oldu olacak al Mehmet Ali silahı, sık bu çocukların kafasına, hem sen mutlu ol hem de Türkiye’nin namusu temizlensin. Töremiz böyle değil mi zaten. Mahkemeler de suçun aşırı tahrik altında işlendiğine karar verecektir zaten.
Son zamanlarda en çok okunan yazılarımın başında Abdullah Öcalan’ın pasaportuyla ilgili olan yazı geliyor. Google’dan en çok gönderi aldığım arama terimi de “Abdullah Öcalan”. Neyse ben de merak ettim Google’da arattım Abdullah Öcalan’ı. 5-10 sayfa arama sonucu taradıktan sonra yine de kendi yazıma rastlayamadım ama çok daha güzel bir tesadüfle karşılaştım.
Savaş muhabiri Harald Doornbos’un 1992 yılında Beka Vadisi’nde PKK kampında geçirdiği bir haftayı ve Abdullah Öcalan’la karşılaşmasını anlatan bir yazıya denk geldim. İngilizce yazının asıl metni için buraya tıklayabilirsiniz. Doornbos yazısında PKK kampındaki teröristlerin ruh haline biraz ışık tutmuş. Asıl ilginci ise yazarın PKKlılar’la voleybol oynarken Apo’nun oyuna katıldığı kısım. Neyse ben sonunu söyleyeyip hikayenin tadını kaçırmayayım, iyisi mi siz okuyun.
Ne zamandır yazmaya fırsat bulamıyorum işimden dolayı. Ama son günlerde PKK’nin artan saldırıları ve Türk basınında Aydın Doğan’ın değnekçiliğini yaptığı savaş tamtamları beni sonunda yazmaya zorladı. Öncelikle Türkiye’nin toprak bütünlüğüne değinmek istiyorum, sınır ötesi operasyona bir sonraki yazımda değineceğim.
İlkokuldan bile önce başlayan doktrin ve beyin yıkamalar sayesinde vatanın bölünmez bütünlüğünü ve kutsal topraklarımızı dilimize pelesenk etmişizdir. Üstüne bir de Atatürk’ten alıntı yaptık mı (Vatan toprağı bir bütündür ve bölünemez) artık bu konunun sorgulanacak yanı kalmamıştır, vatanın bölünmezliği yer çekimi gibi bir doğa kanunu halini almıştır.
Adeta orta çağlara dayanan, ekonominin toprak üzerinden işlediği devirlere ait bir zihniyetle bir karış bile toprak vermeyiz kimseye diye tutturmuş gidiyoruz. Çünkü bizim geri zekalı kafamızda toprak hala zenginlik, güç, iktidar demek. Hala Osmanlı Devleti’nin yükselme devrindeki haritasına bakınca gözlerimiz yaşarıyor, ta Viyana’dan Fas’a kadar hepsi bizimmiş diye iç geçiriyoruz. Malta’nın Moğolistan’dan daha müreffet, daha ileri olduğunu unutarak toprağa saçma sapan bir şekilde bağlanıyoruz.
Kendi içinde istikrarsızlıklarımız bununla da kalmıyor. Doğu Anadolu halkından nefret edip, Kürtler’e ikinci sınıf insan muamelesi yapıp, yine de sadece bu ırkın yaşadığı illerde bile hak iddia ediyoruz, sahiplik taslıyoruz. Oysa böyle düşünenlerin Doğu Anadolu’daki halkla pek bir ortak yönleri yok. Hakkari’ye ışınlansalar sudan çıkmış balığa dönecekler. Ki kaldı ki Hakkari’de bu kadar cazip birşey var da biz mi bilmiyoruz. Bu gün Türkiye haritasından Hakkari silinse kaç kişi farkında olur, kaç kişinin umrunda olur. Ayrıca bu kadar umrumuzdaydı 80 senedir Hakkari’yi niye bok götürüyor, niye hala orta çağdan kalma yaşıyor Hakkari halkı.
Ama bir kere başladık mı hep isterler diyorlar. Bir kere geri adım attık mı gerisi gelir diye korkuyorlar. Bugün Hakkari’yi alan yarın Hatay’ı Mersin’i isterse diye soruyorlar. Komşudan yumurta mı istiyorsun kardeşim diye sormazlar mı peki insana?
Çok basit, teorik bir örnek olarak Türkiye’yi Kuzey ve Güney Türkiye olarak ikiye ayırsak ve bu ayrılığın sonunda iki parçanın da refah seviyesi yükselse, iki taraf da insanca yaşamaya başlasalar, kötü mü olur? Ama teoride kulağa bu kadar hoş gelen birşeye bile karşı çıkılacaktır. Çünkü vatan bölünmez. Bölünürse kötü birşey olacağı için değil, kötülük bölünmek fiilinin kendisinden geldiği için bölünmez. Bölünmek sonuçları itibariyle değil kendi içinde felaket olduğu için bölünmez
Bütün bu saçmalıklar bir kenara, Kürt sorununa çözüm olarak federasyonun yanı sıra iki ayrı devlet senaryosunun da değerlendirilmesinden yanayım. Hele hele eğer terörü sona erdirecekse kesinlikle düşünülmesi gereken bir seçenek. Ayrıca Türkiye’nin doğusunun ekonomik durumu göz önüne alındığında Türkiye’nin geri kalanının iki devlet formülünden olumlu olarak etkilenmemesi çok zor. Ayrıca Türkiye Cumhuriyeti’nin Doğu ve Güneydoğu Anadolu’yu beceriksizce 80 sene boyunca yönettiği bölgenin fakirlikten kırılıyor olmasından belli. Belki Kürtler biraz daha iyi bir iş çıkarırlar.
Sonuç olarak Türkiye Cumhuriyeti’nin Doğu Anadolu’da bir Kürt devleti kurması herkesten önce Türkiye’nin işine gelecektir. Böyle bir gelişme kağıt üzerinde Kürtler için zafer olarak görülse de mevcut aşiret düzeni ve altyapı eksikliğine doğal kaynaklar (belki petrol) eklenince muhtemel bir Kürt devletinin gelişme ve kalkınma adına pek bir şansı yok gibi geliyor bana. Dolayısıyla Kürdistan’a Türkler’in destek vermesi, Kürtler’inse böyle bir senaryodan kaçınmasını beklerim.
Dün rastgele bir yerlerden gördüm. Vatansever bir hacker’ımız Kürdistan Parlamentosu’nun web sayfasını “hack” etmiş. Eğer hala düzeltilmediyse şu adresten ulaşabilirsiniz sayfanın hack’lenmiş haline.
Hacker’ın sayfaya koyduğu içerik Türk milliyetçilerinin ruh halini yansıtması açısından epey ilginç. Teker teker ele almak gerekirse:
Öncelikle çok güzel bir harita var. Bu haritada Kıbrıs’a Girit’e yüzmüşüz, o yetmemiş Batı Trakya’ya girmişiz, hızımızı alamayıp bir de Kerkük’e uzanmışız. Bana eski tarih kitaplarımızdaki haritaları hatırlattı. O küçük yaşımda Osmanlı İmparatorluğu haritalarına bakıp nasıl da gururla dolardı içim. Anadolu’dan Fas’a, Avusturya’dan İran’a uzanan tek renk, koskocaman devleti görünce bir fetih gazı dolardı içime. Otranto’ya çıkasım gelirdi, öğretmenden korkar, sefere çıkamazdım. Papa bir kez daha ucuz yırtardı. Bizim milliyetçilerimiz ise bazılarımız çocuklukta bıraktığı o fetih devresini bir türlü atlatamamışlar. Her gerginlikte, “Tepemiz atarsa yarın sabaha Şam’dayız”, “Yunan ayağını denk alsın, yoksa cumayı Atina’da kılarız” diye birbirlerini gazlıyorlar. Hayır Türkiye Cumhuriyeti’nin topraklarını genişletmek gibi bir politikası hiç olmadı, üstelik Atatürk “Yurtta sulh cihanda sulh” dedi, ama bu ülkücüler yine zaptedilmiyor, Civilization oynar gibi orayı burayı ele geçiriyor.
Haritadan sonra hacker abimiz Dangerous Ghost, üç dört dilde ayar vermiş Kürt parlamentosuna. İyi güzel, çok kültürlü ama Türkçe’si yazım hatalarıyla dolu. Öncelikle bağlaç “de” ekini bitişik yazmış, soru eki “mi”yi de ayrı yazmayı unutmuş. Madem bu vatanın hastasısın, bilgisayarın ustasısın, o zaman Türkçe’ye de gereken saygı ve sevgiyi göstermelisin hacker kardeş.
Ayardan sonra meşhur turan fikri üzerine çizilmiş iki tane harita var. Sovyetler dağıldığından beri bir turan fantazisi var piyasada ama pek tuttuğu söylenemez. Hepimiz etnik ve dil açısından aynı soydan geliyor olabiliriz ama restoranda masaları yanaştırır gibi devletleri birleştirip uçsuz bucaksız Türk İmparatorluğu kurulmuyor öyle bir anda. Hayır zaten geniş coğrafyaya yayılınca ne oluyor. İsviçre mi yoksa Kazakistan vatandaşları mı daha mutlu bu dünyada?
Son olarak da epey uzun birkaç milliyetçi şiire yer verilmiş. Türk ırkının ne kadar yaman, ne kadar yiğit, kahraman, süper olduğundan bahsedilmiş. Şaşırmaya gerek yok, milliyetçiler dünyanın merkezine Türkiye’yi yerleştirmeden şurdan şuraya gidemezler zaten. Dünya üstünde yüzlerce farklı millet olduğunu, hepsinin tarih ve kültürlerinin kendilerine göre güzel ve çirkin yanları olduğunu göremeyecek kadar körler. Varsa yoksa “en büyük Türkiye, başka büyük yok” tezahüratları. Oysa Türkiye’yi doğrusuyla yanlışıyla tanısak, Türk tarihini bilimsel olarak öğrendikten sonra, Malazgirt zaferiyle gurur duymamızın, Karlofça Antlaşması’ndan utanç duymamız kadar saçma ve boş olduğunu anlasak daha sağlıklı olur, daha hijyenik olur, kafamız rahat olur.