Fırat Haber Ajansı’nın haberine göre örgüt yöneticilerini öldürmek için küçük yaşlardaki çocuklar ailelerinden satın alınıp JITEM tarafından ajan olarak PKK’ya yollanıyormuş.
Alternatif haber kaynaklarını kullanmanın önemli olduğunu düşünüyorum, ama Fırat da böyle deli saçması iddialar yayınlayarak kendi güvenilirliğine zarar veriyor. Bu kadar abartı yanlı haber yapılmaz. Yok karakolda tecavüz etmişler, yok PKK merhamet etmiş, geri yollamış, kesin JITEM yapmıştır. Kimse sütten çıkma ak kaşık değil de el insaf be Fırat.
Jormungand’ın yazısından yola çıktım. Taraf’ta çıkan ve Dağlıca saldırısının bilindiğine dair çıkan habere Genelkurmay çok güzel cevap vermiş. Saldırıyı biliyorduk, gereken tedbirleri de aldık demiş. Operasyon yapacağız, güç gösterisi yapacağız diye o kadar genci feda ettik deselerdi, ona da şaşırmazdım. O kadar yüzsüz o kadar adisin ki Genelkurmay. Neyse jormungand’dan okursunuz zaten detaylarını. Son olarak Genelkurmay’ın utanmaz açıklamasına link verelim:
6. Sözde Bilgi Destek Planını gündeme getiren gazete, ayrıca 25 Haziran 2008 tarihli nüshasında, bir komutanlığın PKK-KONGRA-GEL terör örgütünün olası eylemlerine ilişkin “GİZLİ” gizlilik dereceli mesajını yayımlamış ve Dağlıca’ya yapılacak saldırının bu mesaj ile bildirilmesine rağmen tedbir alınmadığı yönünde bir iddiada bulunmuştur.
Yayımlanan mesaj gerçek bir belge olup, tehdide maruz tüm birimleri uyarma amacı taşımaktadır. Alınan duyumların değerlendirilerek istihbarat haline getirilmesi ve eylem ikazı olarak yayımlanması, Türk Silahlı Kuvvetlerinde kullanılan standart bir uygulamadır. Nitekim, söz konusu ikazla birlikte, bölgedeki birliklerde emniyet tedbirleri artırılmış ve Dağlıca’da konuşlu unsurlarımız gerekli tepkiyi göstererek, hain saldırının asıl amacına ulaşmasını engellemişlerdir. Konu ile ilgili yargı süreci devam ederken, bu tür kışkırtıcı yaklaşımlar sergilenmesi kaygı verici bir durumdur.
“GİZLİ” gizlilik dereceli askeri evrakın sızdırılması ve basın yoluyla yayımlanması tamamen yasa dışı bir eylem olup, konu yargıya intikal ettirilmiştir. Kurum içinde yapılan araştırmada, mesajın nereden ve kimler tarafından dışarıya sızdırıldığı tespit edilmiş ve sorumlular hakkında gerekli yasal işlem başlatılmıştır.
İlginç konular için güzel bir çıkış noktası olan bianet’te gördüm. Alman bir kadın PKK üyesi olduğu için Hakkari’de yakalanıp tutuklandıktan sonra 1997-2004 arasında hapis yatmış. Çıktıktan sonra kötü muamele gördüğü için AİHM’de dava açarak 4bin euro tazminat kazanmış. Haberin aslı burada.
Önce acaba kadını yanlışlıkla mı içeri attılar diye düşündüm. Sonra araştırdım, baktım kadın hakkaten de PKKlı. Bir Alman’ın kalkıp dağ başına gelip örgüte katılması ilginç geldi paylaşayım dedim.
Öncelikle Eva Juhnke hapishanedeyken bir süre ölüm orucu tutmuş. Ölüm orucuyla ilgili haber burada. Bununla da kalmamış orucu esnasında davasını anlatan, artık biraz da fazlaca duyduğumuz Öcalan’a karşı girişilen komployu protesto eden bir mektup yazmış.
Arada buradan anladığımız kadarıyla Eva’nın PKK’ya katılması 1993 yılında olmuş. Hatta ve hatta Hatip Dicle Özgür Politika’da yazdığı “Eva’ya Selam Olsun” adlı yazısından dolayı DGM’den 15 sene hapis yemiş. Dicle yazısında KDP peşmergeleri tarafından yakalanıp Türkiye’ye teslim edilen Eva’dan bahsederken, Kürt geleneğinde kadınların ve Kürtler’e sığınanları her ne pahasına korunması gerektiğinin altını çizmiş.
Bu kısım bana bile “oha” dedirtti, ve bıyık altından güldürdü, ama bence hakkında espri yapılamayacak hiçbir konu olmaması lazım orası da ayrı tabii. Neymiş efendim, Eva’nın annesi Cumartesi Anneleri gösterisine katıldığı sırada göz altına alınmış. Herşeyiyle tamam işte.
Bu kitaptan öğrendiğimize göre Eva Juhnke PKK’ye katılan tek yabancı değilmiş. Eski RAF üyesi Andrea Wolf’un 1998 yılında Van’da çıkan çatışmada ölüdürüldüğünden bahsedilmiş. Andrea’nın sabıkası da sağlammış ha, terörist pozisyonuna başvururken böyle bir CV’im olsun isterdim. Dedim ya espri yapılamayacak konu yoktur, olmasın zaten.
PKK’ya katılan yabancılarla, özellikle Almanlar’la ilgili en kapsamlı yazı burada. Juhnke’nin hikayesine de biraz ışık tutuyor ayrıca. Juhnke Almanya’da hastabakıcılık yaparken Elazığlı Mehmet Özgül ile evlendikten bir süre sonra PKK’ya katılmış. Bunca şeyin üstüne yine aynı kapıya çıkıyoruz. Aşkın gözü kör olsun be.
Yerli basınımız eksik olmasın yurt dışında bir gazete PKK ile ilgili haber yapınca hemen ispiliyor. Milliyet’ten öğrendiğime göre geçen operasyon sırasında Washington Post muhabirleri PKKlı’larla 5 gün geçirmişler. WP’nin haberine buradan ulaşabilirsiniz, kayıt vs. istiyor da halledin artık bir zahmet. Bilgi beleş değil. Adamlar şahane resimler de koymuşlar. Tercüme edecektim de çok uzundu haber. Bir dahaki sefere artık.
Yazıdan dikkatimi çeken noktalar:
-PKK saatlerini Irak saatine göre değil, Irak yerel saatinden bir saat ileri olan Türkiye’ye göre ayarlıyormuş.
-Operasyon için TSK başarısız oldu demişler, TSK 120 kayıp verdi, biz 10 demişler.
-Muhabirlerle konuşanlardan Elif 10 sene önce Türkiye’de üniversitede iç dizayn okurken okulu bırakıp örgüte katılmış. Van doğumlu Serhat TV muhabirliği yaparken örgüte katılmış.
-PKK Business Royales marka sigara içermiş.
-PKK’ya katılanlara 3 ay zorunlu eğitim verirlermiş.
Bilmem haberleri okurken dikkat ediyor musunuz bazı kelime seçimlerine, yazılmamış kurallara uyularak herkesin kullandığı bazı ifadelere.
Aşağıdaki tespitlerimde yanılıyor olabilirim ama hafızamın yanıltmadığı kadarıyla yazıyorum.
Mesela Abdullah Öcalan yakalandığında televizyonlarda ilk defa “terörist başı” kavramını duydum ben. PKK ve Apo senelerdir varolmasına rağmen sanki tek bir kaynaktan emir almış gibi bütün medyada bir gecede böyle bir kullanılmaya başladı. Benim hatırladığım kadarıyla önceden yoktu, zaten Türkçe olarak da kulak tırmalıyor. “Bebek katili” lafı da bu aralar çıktı galiba. Ciddi bir yayın kuruluşumuz olsa bu lafı kullanamaz zaten, komik çünkü ana haber bülteninde “bebek katili” diye bir terörist lidere seslenmek. Neyse geçelim bir sonraki tespitimize.
Terörün toplam bilançosuyla ilgili bu. Takdir edersiniz ki futbolsever bir toplum olarak Genelkurmay’ımız bile zaiyatlarına skorbord tarzında açıklıyor. Bu kadar teröristi etkisiz hale getirdik (ohaaa bombanın pimini mi kesiyorsun, adam öldü desenize), bu kadarını canlı aldık, bu kadar da şehit verdik diye tablolamayı severler. Apo yakalandığında terörün toplam bilançosu olarak yerli ve yabancı basında bir 30 bin rakamı geçiyordu. İşte örneğin, 20 sene süren ve 30 bin cana malolan terörün bitmesi için vidi vidi vidi diye cümleler kuruluyordu. Geçen gün farkettim ki bu rakamı hafiften yukarı çekmeye başladılar. Bir iki yerde 40 bin rakamı gördüm, insaflı davrananlar alıştıra alıştıra yapalım diye 35 bin rakamını kullanmışlardı. Apo yakalandığından beri terörün son derece yavaşladığını düşünürsek, geçen yıllar için 5-10 bin kişinin terör yüzünden ölmediğini varsayabiliriz. Peki o zaman nerden çıkıyor bu rakamlar?
Bilmiyorum kaynağını ama sanki arada rakamları daha yukarı çekip olayı daha dramatikleştirme çabası var gibi geliyor bana. Başka bir sebebi de olabilir.
Siz de dikkat edin 30 binden 40 bine çıkan ölü sayısını siz de farkedeceksiniz.
Türkiye’nin gündemini ara ara saman alevi gibi meşgul eden polemiklerle ilgilenmeyi sevmiyorum. Ama bu sefer ısrarcı olacağım zira Bülent Ersoy’un sözleriyle başlayan tartışmadan alacağımız önemli dersler var.
Bülent Ersoy “Ölüm yerine çözüm” diye çırpınırken AKP Adıyaman Milletvekili Hüsrev Kutlu operasyon öyle olmaz böyle olur diye ayar verdi. Hüsrev Bey’i önce iğrençliği ve seviyesizliği için kutlayalım. Sonra analize geçelim.
Milliyet sitesinde “AKP’linin kestirme ayıbı!” başlığıyla vermiş. Doğan Grubu rüzgarın yönünün değiştiğini anladı heralde, iki gün önce sözlerine tepkilerini eksik etmedikleri Bülent Ersoy’a hafiften de olsa destek göstermiş.
Bianet’ten Nilüfer Zengin de bu konu üzerine güzel bir yazı yazmış arada.
Bülent Ersoy senelerdir süregelen bu kirli savaşa belki de yapılabilecek en hafif eleştiriyi yaptı. En temiz kelimelerle, safça çocuklar ölmesin gibi birşeyler söyledi. Ama bu savaş makinası ve onun faşist maşaları (Ebru Gündeş, programın sunucusu pis herif ve diğerleri) bunu bile kabul edemediler. Zaten köşeye sıkışan askerlerin ölmeyip teslim olmasını da sindiremeyen bu güruhtu. PKK kampında esir tutulan askerlerin kameraya zorla birşeyler söyleyince ömür boyu hapis isteyen de bu pis insanlar.
Sahi yargılanan gençlere ne oldu? Bunu da bir araştırayım.
Posted in
Genelkurmay,
Kuzey Irak,
Kürt,
Kürt sorunu,
Milliyetçilik,
Operasyon,
PKK,
Terör,
Türk Silahlı Kuvvetleri,
bulent ersoyTags:
PKK,
bulent ersoy,
gunes operasyonu,
Operasyon
Milliyet’in haberinden:
Apo’nun Türkiye’ye gelişinin yıldönümü olan 15 şubatta doğu da bazı ilçelerde esnaf kepenk kapatma eylemi yapmış.
Şırnak’ın Cizre İlçesi’nde kepenk kapatma eylemi yapıldı. İdil Caddesi üzerinde 40 dükkanın kepenkleri kilitli olduğu görüldü. İlçenin bazı mahallelerinde de işyerleri kapalı tutuldu. Polis, açılmayan işyerlerini tesbit etmeye başladı.
Peki yukarıda sizce ters olan ne? Adamın biri şu veya bu nedenden dolayı o gün bakkalını açmamış. Kendi dükkanı, kendi işi, kendine kalmış. Ama polisimiz her zaman görev başında. Teröre sessiz destek verenleri tespit ediyor. Peki polisin ne işi var suç olmayan bir eyleme katılanları araştırmakta. Adı üstünde adam kendi dükkanını kapatmış, kendinden başka kimseyi ilgilendirmez. Polis ise adeta gidip bu dükkanları mimliyor. Mimlenen işletmelerin sahiplerine sonradan neler yapılacağını sizin hayal gücünüze bırakıyorum. Devletin kendisini korumakla yükümlü görevlileri tarafından işaretlenen esnafın bu ülkeye ve onun kurumlarına olabilecek bağlılığını da siz düşünün.
Bu aptallar hala anlayamadı. Polise sorsalar PKKlılar zorla tehditle kepenk kapattırıyor derler. Kendileri ise benzer tehdit ve korkutma yöntemleri kullanarak dükkanları açık tutmaya çalışıyorlar. Eeee ne farkı kaldı şimdi?

PKK tarafından kaçırılan askerler Türkiye’ye sağ salim döndüler ama bizim kan içici medyamız ve politikacılarımızdan bunu beğenmeyenler oldu. Pusuya düşmek kendi suçlarıymış, sağ kalmaları bir suçmuş gibi derinden ve içten bir kin ile üstü kapalı göndermeler yapılmaya başlandı. Hemen ufaktan analizine başlayalım…
Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin, Türkiye’ye getirilen 8 askerle ilgili olarak, “Bir Türk askerinin birkaç tane çapulcuyla birlikte gitmiş olduğu gibi bir izlenim beni rahatsız etti” dedi. Şahin, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nin 82. kuruluş yıldönümü törenine gelişinde gazetecilerin sorularını yanıtladı. Bir gazetecinin, Dağlıca’daki terörist saldırı sonrası irtibat kesilen 8 askerin Türkiye’ye getirilmesiyle ilgili soruları üzerine, şunları söyledi:
“Öncelikle askerlerimizin, Türk Silahlı Kuvvetleri mensuplarının herhangi birinin ya da bir bölümünün bölücü terör örgütünün eline geçmiş olmasından Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak büyük üzüntü duyduğumu belirtmeliyim. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin hiçbir mensubu böyle bir duruma düşmemeliydi. Dolayısıyla kendilerinin kurtulmuş olmasından fazla bir sevinç duyamadığımı ifade etmek istiyorum. Bu benim kişisel değerlendirmemdir.”
Sevinmediğini biliyorum Mehmet Ali. Sevinecek birşey yok zaten ortada, şehit olsalardı cennetin top 10 listesine peygamber katından giriş yapacaklardı bu gençler, şimdi sen ve senin gibilerin elinde işkence çekecekler. Basınımızın Drakula’sı Hürriyet’in haberleri burda da kalmıyor. Kaçırılan askerlerin sorguya çekileceğini söylüyorlar.:
Hakkari’deki hain saldırının ardından 14 gün irtibat kurulamayan 8 asker dünden beri istihbaratçılar tarafından sorgulanıyor.
Hakkari Dağlıca’daki hain saldırının ardından irtibat kurulamayan ve dün TSK bünyesine tekrar katılan 8 asker,şu sıralar istihbarat yetkilileri tarafından sorgulanıyor.
İstihbarat birimlerinden sonra 8 asker, askeri savcı tarafından sorgulanacak. Sorgulamanın ardından askerler hakkında dava açılıp açılmayacağına karar verilecek.
İŞTE ASKERLERDEN CEVABI ALINACAK SORULAR:
1- Baskın nasıl yapıldı?
2- Baskında kimler kusurluydu?
3- Gönüllü olarak teslim olan oldu mu?
4- Aralarında köstebek var mı?
5- Uçurulan köprüden geçiş saatlerini terör örgütüne bildiren birileri var mı?
6- Terör örgütü propagandası yapan televizyona çıkıp teröristler için “gerilla” ifadesini kullanan ve Türkiye Cumhuriyeti’ni rencide eden ifadeler kullanan askerler, bunu kendi rızaları ile mi yoksa baskı altında mı söylediler?
Hatırlanacağı gibi görüntüler daha sonra Yotube’da yayınlanmıştı.
Dikkatinizi çekerim sorulacak sorulara… Baskında kimler kusurluydu? Devlet ve TSK sorumluydu, terörün üstüne senelerdir silahla gittikleri için, halkın sesine kulak veremedikleri için. Gönüllü olarak teslim olan oldu mu? Bu nasıl bir sorudur bir kere… Teröristler köprüyü uçurup kendilerinden sayıca az olan askerleri vadinin dibinde sıkıştırmadılar mı? 15 asker ölmedi mi? Kazanılamayacak bir mücadelede silah sıkarken ölmek mi yeğdir yoksa aklın yolunu seçip teslim olmak mı? Ama burda aslında önemli olan sorunun kendisi. Bir yerde köşeye kıstırılmış olsan bile kurşun atmaya devam edeceksin, esir düşüp bu devletin karizmasını çizeceğine geberip gideceksin, biz de senin arkandan atıp tutacağız, şöyle yiğitti, böyle yiğitti diye denmek isteniyor. PKK’ya esir düşmüş askerin canlısını teslim alacağıma cenazesini kaldırırım daha iyi denmek isteniyor… Kimse bunu açık açık söylemeye henüz cesaret edemediyse de satır aralarında belli oluyor kurtulan askerlere duydukları nefret…
Sonra hiç de şaşırtmayan bir haber daha…
Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, Dağlıca’daki terörist saldırının ardından irtibat kesilen 8 Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) personelinin Türkiye’ye getirilmesi süreciyle ilgili olarak DTP’li milletvekilleri Osman Özçelik, Aysel Tuğluk ve Fatma Kurtulan hakkında inceleme başlattı.
Başsavcılığın, Irak’ın kuzeyine giden DTP Diyarbakır Milletvekili Aysel Tuğluk, Siirt Milletvekili Osman Özçelik ve Van Milletvekili Fatma Kurtulan hakkında, Terörle Mücadele Kanunu ve Türk Ceza Kanunu çerçevesinde inceleme başlattığı öğrenildi.
Yine bilinçaltı devreye giriyor burda. Askerlerin kurtulmasından memnun olmayan, bu olaya sevinmeyen adalet sistemimiz bu çocukların bırakılmasına vesile olan milletvekillerine inceleme başlatıyor… DTP’nin Kürt partisi olduğunu, DTP’ye oy veren seçmeninin PKK ve Apo’ya sempati duyduğunu anaokulundaki çocuklar biliyor. Ama birileri sanki yeni uyanırmış gibi sürekli ateşliyor ortamı. “Vay efendim sen Apo’ya nasıl terörist demezsin”… Demez tabii, adamı seçenler Biji Serok Apo diye bağırıyor Diyarbakır’da, nasıl bir mantıkla Apo’yu lanetlemesini bekliyorsun ki…
Neyse Mehmet Ali’nin iğrençlikleri ne yazık ki burda bitmiyor…
Bakan Şahin, törenden ayrılırken bir gazetecinin, “8 askerle ilgili sözlerinizi biraz açabilir misiniz?” şeklindeki sözleri üzerine, “Ben bu askerlerimizin operasyonla ilgili o gece bu teröristlerle birlikte gitmiş olmasını bir Türk vatandaşı olarak içime sindiremedim” dedi.
“Kaçırıldıkları yönünde haberler vardı. Kaçırılmadılar, teslim mi oldular?” sorusuna karşılık Şahin, “Hayır. Böyle bir beyanda bulunamam. Bir Türk askerinin birkaç tane çapulcuyla birlikte gitmiş olduğu gibi bir izlenim beni rahatsız etti. O nedenle terör örgütünün propagandasına zemin hazırlandı. Bizim askerimiz, bizim Mehmetçiğimiz vatanı korurken gerektiğinde her an şehit olmayı göze alan bir askerdir.
Tabii onların şu anda yurda dönmüş olmaları ailelerini, kendilerini mutlu etmiştir, vatandaşlarımız da bundan memnuniyet duymuş olabilirler ama benim içimde böyle bir uhde kaldı. Bunu sizlerle paylaştım. Bu benim Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak bu olaylarla ilgili bir değerlendirmemdir.”
Oldu olacak al Mehmet Ali silahı, sık bu çocukların kafasına, hem sen mutlu ol hem de Türkiye’nin namusu temizlensin. Töremiz böyle değil mi zaten. Mahkemeler de suçun aşırı tahrik altında işlendiğine karar verecektir zaten.
Son zamanlarda en çok okunan yazılarımın başında Abdullah Öcalan’ın pasaportuyla ilgili olan yazı geliyor. Google’dan en çok gönderi aldığım arama terimi de “Abdullah Öcalan”. Neyse ben de merak ettim Google’da arattım Abdullah Öcalan’ı. 5-10 sayfa arama sonucu taradıktan sonra yine de kendi yazıma rastlayamadım ama çok daha güzel bir tesadüfle karşılaştım.
Savaş muhabiri Harald Doornbos’un 1992 yılında Beka Vadisi’nde PKK kampında geçirdiği bir haftayı ve Abdullah Öcalan’la karşılaşmasını anlatan bir yazıya denk geldim. İngilizce yazının asıl metni için buraya tıklayabilirsiniz. Doornbos yazısında PKK kampındaki teröristlerin ruh haline biraz ışık tutmuş. Asıl ilginci ise yazarın PKKlılar’la voleybol oynarken Apo’nun oyuna katıldığı kısım. Neyse ben sonunu söyleyeyip hikayenin tadını kaçırmayayım, iyisi mi siz okuyun.
Ne zamandır yazmaya fırsat bulamıyorum işimden dolayı. Ama son günlerde PKK’nin artan saldırıları ve Türk basınında Aydın Doğan’ın değnekçiliğini yaptığı savaş tamtamları beni sonunda yazmaya zorladı. Öncelikle Türkiye’nin toprak bütünlüğüne değinmek istiyorum, sınır ötesi operasyona bir sonraki yazımda değineceğim.
İlkokuldan bile önce başlayan doktrin ve beyin yıkamalar sayesinde vatanın bölünmez bütünlüğünü ve kutsal topraklarımızı dilimize pelesenk etmişizdir. Üstüne bir de Atatürk’ten alıntı yaptık mı (Vatan toprağı bir bütündür ve bölünemez) artık bu konunun sorgulanacak yanı kalmamıştır, vatanın bölünmezliği yer çekimi gibi bir doğa kanunu halini almıştır.
Adeta orta çağlara dayanan, ekonominin toprak üzerinden işlediği devirlere ait bir zihniyetle bir karış bile toprak vermeyiz kimseye diye tutturmuş gidiyoruz. Çünkü bizim geri zekalı kafamızda toprak hala zenginlik, güç, iktidar demek. Hala Osmanlı Devleti’nin yükselme devrindeki haritasına bakınca gözlerimiz yaşarıyor, ta Viyana’dan Fas’a kadar hepsi bizimmiş diye iç geçiriyoruz. Malta’nın Moğolistan’dan daha müreffet, daha ileri olduğunu unutarak toprağa saçma sapan bir şekilde bağlanıyoruz.
Kendi içinde istikrarsızlıklarımız bununla da kalmıyor. Doğu Anadolu halkından nefret edip, Kürtler’e ikinci sınıf insan muamelesi yapıp, yine de sadece bu ırkın yaşadığı illerde bile hak iddia ediyoruz, sahiplik taslıyoruz. Oysa böyle düşünenlerin Doğu Anadolu’daki halkla pek bir ortak yönleri yok. Hakkari’ye ışınlansalar sudan çıkmış balığa dönecekler. Ki kaldı ki Hakkari’de bu kadar cazip birşey var da biz mi bilmiyoruz. Bu gün Türkiye haritasından Hakkari silinse kaç kişi farkında olur, kaç kişinin umrunda olur. Ayrıca bu kadar umrumuzdaydı 80 senedir Hakkari’yi niye bok götürüyor, niye hala orta çağdan kalma yaşıyor Hakkari halkı.
Ama bir kere başladık mı hep isterler diyorlar. Bir kere geri adım attık mı gerisi gelir diye korkuyorlar. Bugün Hakkari’yi alan yarın Hatay’ı Mersin’i isterse diye soruyorlar. Komşudan yumurta mı istiyorsun kardeşim diye sormazlar mı peki insana?
Çok basit, teorik bir örnek olarak Türkiye’yi Kuzey ve Güney Türkiye olarak ikiye ayırsak ve bu ayrılığın sonunda iki parçanın da refah seviyesi yükselse, iki taraf da insanca yaşamaya başlasalar, kötü mü olur? Ama teoride kulağa bu kadar hoş gelen birşeye bile karşı çıkılacaktır. Çünkü vatan bölünmez. Bölünürse kötü birşey olacağı için değil, kötülük bölünmek fiilinin kendisinden geldiği için bölünmez. Bölünmek sonuçları itibariyle değil kendi içinde felaket olduğu için bölünmez
Bütün bu saçmalıklar bir kenara, Kürt sorununa çözüm olarak federasyonun yanı sıra iki ayrı devlet senaryosunun da değerlendirilmesinden yanayım. Hele hele eğer terörü sona erdirecekse kesinlikle düşünülmesi gereken bir seçenek. Ayrıca Türkiye’nin doğusunun ekonomik durumu göz önüne alındığında Türkiye’nin geri kalanının iki devlet formülünden olumlu olarak etkilenmemesi çok zor. Ayrıca Türkiye Cumhuriyeti’nin Doğu ve Güneydoğu Anadolu’yu beceriksizce 80 sene boyunca yönettiği bölgenin fakirlikten kırılıyor olmasından belli. Belki Kürtler biraz daha iyi bir iş çıkarırlar.
Sonuç olarak Türkiye Cumhuriyeti’nin Doğu Anadolu’da bir Kürt devleti kurması herkesten önce Türkiye’nin işine gelecektir. Böyle bir gelişme kağıt üzerinde Kürtler için zafer olarak görülse de mevcut aşiret düzeni ve altyapı eksikliğine doğal kaynaklar (belki petrol) eklenince muhtemel bir Kürt devletinin gelişme ve kalkınma adına pek bir şansı yok gibi geliyor bana. Dolayısıyla Kürdistan’a Türkler’in destek vermesi, Kürtler’inse böyle bir senaryodan kaçınmasını beklerim.
Dün rastgele bir yerlerden gördüm. Vatansever bir hacker’ımız Kürdistan Parlamentosu’nun web sayfasını “hack” etmiş. Eğer hala düzeltilmediyse şu adresten ulaşabilirsiniz sayfanın hack’lenmiş haline.
Hacker’ın sayfaya koyduğu içerik Türk milliyetçilerinin ruh halini yansıtması açısından epey ilginç. Teker teker ele almak gerekirse:
Öncelikle çok güzel bir harita var. Bu haritada Kıbrıs’a Girit’e yüzmüşüz, o yetmemiş Batı Trakya’ya girmişiz, hızımızı alamayıp bir de Kerkük’e uzanmışız. Bana eski tarih kitaplarımızdaki haritaları hatırlattı. O küçük yaşımda Osmanlı İmparatorluğu haritalarına bakıp nasıl da gururla dolardı içim. Anadolu’dan Fas’a, Avusturya’dan İran’a uzanan tek renk, koskocaman devleti görünce bir fetih gazı dolardı içime. Otranto’ya çıkasım gelirdi, öğretmenden korkar, sefere çıkamazdım. Papa bir kez daha ucuz yırtardı. Bizim milliyetçilerimiz ise bazılarımız çocuklukta bıraktığı o fetih devresini bir türlü atlatamamışlar. Her gerginlikte, “Tepemiz atarsa yarın sabaha Şam’dayız”, “Yunan ayağını denk alsın, yoksa cumayı Atina’da kılarız” diye birbirlerini gazlıyorlar. Hayır Türkiye Cumhuriyeti’nin topraklarını genişletmek gibi bir politikası hiç olmadı, üstelik Atatürk “Yurtta sulh cihanda sulh” dedi, ama bu ülkücüler yine zaptedilmiyor, Civilization oynar gibi orayı burayı ele geçiriyor.
Haritadan sonra hacker abimiz Dangerous Ghost, üç dört dilde ayar vermiş Kürt parlamentosuna. İyi güzel, çok kültürlü ama Türkçe’si yazım hatalarıyla dolu. Öncelikle bağlaç “de” ekini bitişik yazmış, soru eki “mi”yi de ayrı yazmayı unutmuş. Madem bu vatanın hastasısın, bilgisayarın ustasısın, o zaman Türkçe’ye de gereken saygı ve sevgiyi göstermelisin hacker kardeş.
Ayardan sonra meşhur turan fikri üzerine çizilmiş iki tane harita var. Sovyetler dağıldığından beri bir turan fantazisi var piyasada ama pek tuttuğu söylenemez. Hepimiz etnik ve dil açısından aynı soydan geliyor olabiliriz ama restoranda masaları yanaştırır gibi devletleri birleştirip uçsuz bucaksız Türk İmparatorluğu kurulmuyor öyle bir anda. Hayır zaten geniş coğrafyaya yayılınca ne oluyor. İsviçre mi yoksa Kazakistan vatandaşları mı daha mutlu bu dünyada?
Son olarak da epey uzun birkaç milliyetçi şiire yer verilmiş. Türk ırkının ne kadar yaman, ne kadar yiğit, kahraman, süper olduğundan bahsedilmiş. Şaşırmaya gerek yok, milliyetçiler dünyanın merkezine Türkiye’yi yerleştirmeden şurdan şuraya gidemezler zaten. Dünya üstünde yüzlerce farklı millet olduğunu, hepsinin tarih ve kültürlerinin kendilerine göre güzel ve çirkin yanları olduğunu göremeyecek kadar körler. Varsa yoksa “en büyük Türkiye, başka büyük yok” tezahüratları. Oysa Türkiye’yi doğrusuyla yanlışıyla tanısak, Türk tarihini bilimsel olarak öğrendikten sonra, Malazgirt zaferiyle gurur duymamızın, Karlofça Antlaşması’ndan utanç duymamız kadar saçma ve boş olduğunu anlasak daha sağlıklı olur, daha hijyenik olur, kafamız rahat olur.
Milliyet’te cikan bir habere gore, ucaktaki bir yolcu, Diyarbakir’daki bir tarlaya PKK’yi simgeleyen sekiller cizildigini farketti. Daha sonra jandarmaya haber veren yolcunun dikkati sayesinde ciftci baba ogul hakkinda 5′er yila kadar hapis istemiyle dava acildi.
Iste boyle bir hal aldik artik milletce. PKK’yi misir tarlalarinda, teroru ekinlerde arar olduk, nadasa birakmayi ogrenemedik paranoyamizi. Ama suc bir tek bizde degil. Bu atesi surekli korukleyenler de cok maharetliler. Kitlesel karsi koyma refleksimizi uyandirdilar bir kere.
Sular biraz durulmaya başlayınca Genelkurmay yine güzel çehresini bizlere gösterdi. İnternet sitesinde yaptığı açıklamayla şanlı Türk ordusu Türk milletinden teröre karşı kitlesel karşı koyma refleksi göstermesini istedi…
Tutamıyorum, küfürlü konuşacağım. Öncelikle “kitlesel karşı koyma refleksi” lafını kıçından kim uydurdu sormak istiyorum. Türk ordusu biraz da yüce Türk diline saygı göstersin kampanyası başlatmak istiyorum. İki dakika kafa patlatıp kulak tırmalamayan bir laf bulsaydınız.
Sonra durumun bir özetini çıkaralım. Yüce Türk ordusu Türk hükümetine cumhurbaşkanını nasıl seçeceğini hatırlattıktan sonra, bir kez daha haddini aşarak halkımızın teröre karşı göstermesi gereken tepkiyi belirliyor. “Ey Türk vatandaşı, de ki -Türk Silahlı Kuvvetleri elbette hakkımda en hayırlısını bilir. Şüphesiz ki TSK vatanın ve milletin çıkarlarını gözetenlerin en büyüğüdür.” Kuran’dan sure gibi maşallah.
Çünkü sanki herşey Türk milleti tepkisini gösterince bitecek. Çünkü İzmir’de “kahrolsun PKK” “ermeni piçi apo” diye bağırınca 30bin ölü tekrar dirilecek, çünkü bu kanlı savaş Türk milliyetçileri terörü hep bir ağızdan lanetlediği zaman bitecek. Evet evet…
Bazı haddini bilmez sivil toplum kuruluşları bu açıklamanın ardından mitingler planlamaya başlamışlar teröre karşı. TSK’nin güdümünde hareket eden bir kuruluş “sivil” olabilir mi? Bu bir. İkincisi bileklerinin gücü yetiyorsa Diyarbakır’da Batman’da Van’da yapsınlar bu mitingleri. Bir kez daha söylüyorum terör sorunu Türkiye’nin sorunu. Dış mihraklar yabancı güçler AB ABD diyerek bir yere varamayız. Sağda solda bağırıp çağırmak kendi kendine gelin güvey olmaktır. Türkiye’de yaşayan Kürt vatandaşlarımız devletin kendilerine yaptığı muameleden şikayetçi. Kürt dilinin isminin kültürünün yasaklanmasıyla başlayan etnik asimilasyon politikaları Türkiye’nin önüne bugünkü terör tablosunu çıkardı. Bu sorunun çözümü de yine kendi içimizde, Kürtler’e demokratik haklarını vermekten geçiyor.
Peki Genelkurmay ne istiyor? Ne yapmaya çalışıyor? 23 senedir her türlü tankla tüfekle terörü bitirememiş kişiler elbette terörün şimdi kitlesel karşı koyma refleksiyle bitmeyeceğini biliyorlar. Asıl amaçları belli. Birincisi toplumda Kürt Türk ayrımı yaparak infial oluşturmak, aradaki uçurumu iyice açmak. Bu kendilerinin işlerine geliyor, çünkü diyalogun olmadığı bir ortamda TSK kendi gücünü pekiştirmek için gereken şartları bulacak. TSK’nın bu açıklamasının bir diğer sonucu olarak Kürt sorununa barışçıl yönde çözüm arayanlar birçok Türk hain damgası yiyecek. Bu açıklama adeta onları faşizan kitlelere hedef gösteriyor. Bir önceki “ne mutlu Türk’üm demeyen bu devletin düşmanıdır” açıklaması gibi “kitlesel karşı koyma refleksi göstermeyen bu devletin düşmanıdır” demeye getiriliyor.
Ne yazık ki Türkiye’yi iç ve dış tehlikelerden koruması gereken bir kurum Türkiye’nin iç ve dış politikada bir adım ileri gitmesinden korkuyor, her türlü çıkış yolunu tıkıyor.
Ezginin Günlüğü’nden Dönüş şarkısının sözleri:
Pencereden kar geliyor
Aç gözünü dünya
Uzaklarda bir kör iskele
Eski bir mavna
Garip ömrüm düş görüyor
Yaz yazabilirsen
Avucumda bir kurşun kalem
Bir beyaz sayfa
Ansızın içimden bir gökyüzü
Kanatlanıp uçuyor
Ağacında bir küçük kuş
Dünyamız yıkanmış durmuş
Birader şırnak tan dönmüş
Vay geliyor
Bir sebebi yokken
Durup durup durup durup gülüyor
Boğazımda kör düğüm var
Çöz çözebilirsen
Kapılarda sır fısıltılar
İsmini söyler
Geceler dostun mu oldu
Yum gözünü dünya
Gözlerinden uyku kuşları
Uçtu mu birader
Kar beyazı aklı gidip gidip gidip gidip geliyor
Adımı sordum unutmuş
Türküsünü dağlar yutmuş
Düşünde gerçek tutuşmuş
Vay yanıyor
Hiç sebebi yokken durup durup durup durup gülüyor
Çok küçükken TRT’de bir dizi görmüştüm. Bulgar Türkleri’nin karşılaştığı haksızlıkları anlatıyordu. Topu topu iki sahne hatırlıyorum diziden, birinde Bulgar doktor Bulgarca bilmeyen hastanın tercüman kullanmasına izin vermiyor, derdini Bulgarca anlatamazsa tedavi olamayacağını söylüyordu. Diğerinde de Türk bir öğrenciyi Bulgar çocuklar okulda dövüyorlardı.
Artık üstünden onca yıl geçmesine rağmen nasıl aklıma kazınmış bu iki sahne bilemem. Burdan yola çıkarak birçok Bulgar Türkü’nün Türkiye’ye göçmesine sebep olan, Türk halkını ve TRT’yi çok kızdıran komünist Bulgar hükümetinin politikalarına bir bakış atalım, sonra da takkeyi elimize alıp bir düşünelim…
Bulgaristan hükümetinin asimilasyon politikaları uyarınca:
- Türkçe isimler Slav isimlerine çevrildi
- Kamuya açık alanlarda Türkçe konuşmak yasaklandı
- Türkler’in Türkiye’ye göçünü hızlandırmak için sosyal ve ekonomik baskılar uygulandı
Şu anda Bulgaristan’daki durum mükemmel değil ama Türkler’in hakları konusunda epey iyileştirme yapılmış. Türkler’in Bulgar parlamentosunda kendi partileri ve 15-20 tane milletvekili var, Bulgaristan’da Türkçe çıkan 7 adet gazete var. Türkler’in yoğun olarak yaşadığı bölgelerde okullarda Türkçe dersleri var. İsim konusundaki sınırlamalar kalktı.
Peki ya Türkiye’deki azınlıklar? BulgaristanTürkçe’yi Türkçe isimleri yasakladığında bizde kıyamet koparken Kürtçe isimler yasaklı değil miydi? Onu geçtim daha iki hafta önce Kürt partisi meclise giremesin diye pusulalarla aşağılık oyunlar oynanmadı mı? Kürtçe gazeteler, okulda Kürtçe dersleri uzun vadede bile olası görünmüyor. Biraz da iğneyi kendimize batıralım artık.