Az mi şikayet ediyoruz, Avrupa’da yurttaşlarımıza şöyle kötü muamele, böyle kötü davranış diye. Ama unutmayalım, pislik bulmak için uzaklara gitmeye gerek yok. Burası Türkiye.
Kumkapı Misafirhanesi’nden tutulan yabancı uyruklu göçmenler isyan çıkarmış. Haber Radikal‘den.
O kadar üzüldüm, utandım ki. Misafirperverlikle övünürken, ülkemize gelmiş göçmenleri gaddar polisimizin insafına bırakıyoruz.
Üşenmedim Birleşmiş Milletler Keyfi Tutuklamalara Karşı Çalışma Grubu’nun Türkiye’ye 2006 yılında yaptığı ziyaretten çıkardıkları sonuçları buldum.
Bu yukardaki komisyonun Türkiye’de bulgularını anlattığı rapora bağlantı. Öncelikle Türkiye’nin katetmiş olduğu mesafenin altı çiziliyor. Sonra insan hakları adına atılan bu adımların terör sanıklarına uygulanmadığından, bu kimselerin haklarının hala ihlal edildiğinden bahsediliyor. Daha sonra da gözaltında tutulan yabancı uyrukların bu gözaltı durumlarını yöneten kanunların olmadığından ve gözaltındakilerin kanuni olarak başvurabilecekleri bir temyiz mekanizması olmamasından şikayetçi olunuyor.
İlginç konular için güzel bir çıkış noktası olan bianet’te gördüm. Alman bir kadın PKK üyesi olduğu için Hakkari’de yakalanıp tutuklandıktan sonra 1997-2004 arasında hapis yatmış. Çıktıktan sonra kötü muamele gördüğü için AİHM’de dava açarak 4bin euro tazminat kazanmış. Haberin aslı burada.
Önce acaba kadını yanlışlıkla mı içeri attılar diye düşündüm. Sonra araştırdım, baktım kadın hakkaten de PKKlı. Bir Alman’ın kalkıp dağ başına gelip örgüte katılması ilginç geldi paylaşayım dedim.
Öncelikle Eva Juhnke hapishanedeyken bir süre ölüm orucu tutmuş. Ölüm orucuyla ilgili haber burada. Bununla da kalmamış orucu esnasında davasını anlatan, artık biraz da fazlaca duyduğumuz Öcalan’a karşı girişilen komployu protesto eden bir mektup yazmış.
Arada buradan anladığımız kadarıyla Eva’nın PKK’ya katılması 1993 yılında olmuş. Hatta ve hatta Hatip Dicle Özgür Politika’da yazdığı “Eva’ya Selam Olsun” adlı yazısından dolayı DGM’den 15 sene hapis yemiş. Dicle yazısında KDP peşmergeleri tarafından yakalanıp Türkiye’ye teslim edilen Eva’dan bahsederken, Kürt geleneğinde kadınların ve Kürtler’e sığınanları her ne pahasına korunması gerektiğinin altını çizmiş.
Bu kısım bana bile “oha” dedirtti, ve bıyık altından güldürdü, ama bence hakkında espri yapılamayacak hiçbir konu olmaması lazım orası da ayrı tabii. Neymiş efendim, Eva’nın annesi Cumartesi Anneleri gösterisine katıldığı sırada göz altına alınmış. Herşeyiyle tamam işte.
Bu kitaptan öğrendiğimize göre Eva Juhnke PKK’ye katılan tek yabancı değilmiş. Eski RAF üyesi Andrea Wolf’un 1998 yılında Van’da çıkan çatışmada ölüdürüldüğünden bahsedilmiş. Andrea’nın sabıkası da sağlammış ha, terörist pozisyonuna başvururken böyle bir CV’im olsun isterdim. Dedim ya espri yapılamayacak konu yoktur, olmasın zaten.
PKK’ya katılan yabancılarla, özellikle Almanlar’la ilgili en kapsamlı yazı burada. Juhnke’nin hikayesine de biraz ışık tutuyor ayrıca. Juhnke Almanya’da hastabakıcılık yaparken Elazığlı Mehmet Özgül ile evlendikten bir süre sonra PKK’ya katılmış. Bunca şeyin üstüne yine aynı kapıya çıkıyoruz. Aşkın gözü kör olsun be.
Jonathan Rugman ve Roger Hutchings’in yazdigi Ataturk’s Children – Turkey and the Kurds isimli kitabi okuyordum. Kitabin onsozunde 1994 senesinde Turkiye’nin dunyanin en buyuk silah ithalatcisi oldugunundan bahsediliyor. Ve bu silah satislarinin %80′i ABD tarafindan yapildigi icin Amerikan hukumetinin 1995 yilinda Amerikan Icisleri Bakanligi tarafindan yayimlanan ve Turkiye’deki insan haklari ihlallerinden cok sert bir dille bahseden rapor karsisinda sessiz kaldigini soyluyordu… Yazar kaynak belirtmemis, belki de onsoz oldugu icin ama dayanamadim, sizler icin arastirdim.
Oncelikle bu baglantidan ogrendigime gore 1994′te TSK mevcudu tam tamina 811.000 askermis. Dunyada yedinci siraya yerlestirken Avrupa’nin en buyuk ordusu olmus (Ilk alti isim sirasiyla Cin, ABD, Rusya, Hindistan, Kuzey Kore ve Vietnam). 1994′te asker sayisi bir onceki seneye gore mevcut %18′i artmis. Ayrica bu tablodan da anlasilacagi uzere Turkiye’nin 1994′teki toplam askeri harcamasi 5 milyar dolar civarinda, gayrisafi milli hasilanin %4′u, 1000 kisiye 13 silah altinda asker dusuyor… Hemen yapalim hesabi, 500 erkegin 13′u silah altinda. Bu 1994′te tum erkeklerin %2-3 civari silah altinda demek. Kitabin onsozunde yer alan bilgiye gelirsek, yine University of Illinois’in bilgilerine gore Turkiye 950 milyon dolarlik silah ithalatiyla dunyada birinci degil altinci sirada yer aliyor. Neyse artik bir dahaki sefere…
1994′ten biraz gunumuze dogru uzanirsak, 1998-2002 yillari arasinda Turkiye 4.7 milyar dolarlik silah ithalatiyla dunyada 4. sirada yer almis bu siteye gore. Bu ithalatin %60 civari ABD’den gelmis. Turkiye’nin girdigi top 10 listesinden bir hayir cikmaz zaten diye dusunuyorum. Burada da 1980-1999 arasi ABD’nin Turkiye’ye yaptigi silah satis miktarinin tablosu var, cok guzel cok.
Son olarak yazarlarimizin kitapta bahsettigi 1995 ABD Icisleri Bakanligi’nin raporu da burada. Kibris ve insan haklari ihlalleri konularina deginilmis. Raporun ozetinde Turkiye’nin onemli bir NATO uyesi ve ABD muttefiki oldugu, ama PKK ile mucadelede insan haklari ihlalleri oldugu, koylerin yakilip bosaltildigi ve sorunun cozumu icin daha sivil yollar denenmesi gerektigi soylenmis. Bir de unutmadan Amerikan Bilimadamlari Federasyonu’nun (Federation of American Scientists) sayfasinda Turkiye’ye ABD silahlari satisiyla ilgili guzel bir bolum var, baslamisken illa bunu da okuyalim.
I have recently come across several reports on Turkey in the Amnesty International web page. I observed, not without shame, the extensive collection of documents on human rights abuses in Turkey. It does a very good job of providing background information about Turkey’s ongoing problems with PKK and terrorism in general. It is sad to notice that not that much have changed since the publication of this report in 1996.
Abdulah Gul’un1995′te yaptigi cok tepki ceken reportajin orjinal metnini asagida yayimliyorum. Factiva adli parali bir haber servisinden arayip buldum, kelimesine dokunmadim, Abdullah Gul’un meshur sozlerini kalin harflerle yazdim.
TURKISH ISLAMISTS AIM FOR POWER. By Jonathan Rugman.
27 November 1995, The Guardian
ABDULLAH GUL is dressed in a well-cut suit and tie. The MP may be the deputy leader of Turkey’s Islamic revivalist Welfare Party, Refah, but he speaks good English and seems to have been schooled within the political traditions of the West.
Such is his charm that Mr Gul is often given the task of explaining Welfare’s policies to suspicious foreigners. Yet his message is unmistakably radical, a direct challenge to Turkey’s unique status as the only secular democracy among 52 Muslim countries.
“This is the end of the republican period,” Mr Gul says flatly. “If 60% of Ankara’s population is living in shacks, then the secular system has failed and we definitely want to change it.”
With a general election less than a month away, and Welfare performing well in the opinion polls, Mr Gul’s message cannot be ignored.
An opinion poll by the True Path Party of the prime minister, Tansu Ciller, puts the Islamists in second place, 3% behind True Path, while other parties rank Welfare first.
Last year Welfare made sweeping gains in local elections, winning the mayoralties of Ankara and Istanbul and 20% of the vote. Next month it is aiming for 30% – enough to form Turkey’s next government.
That percentage will probably be difficult to achieve, because of the vote is fragmented between numerous left and rightwing secular parties, which have, however, not united to combat Welfare.
Fifteen years after the last military coup, many Turks are disillusioned with the failure of secular politicians to tackle their mounting social and economic grievances. Analysts agree that Welfare will attract a large protest vote.
“They are a serious political force,” said a Western diplomat in Ankara. “Very purposeful, very organised. They are preying upon real structural problems that need to be solved. If Welfare comes to power, will it still be one man, one vote?”
The party says it wants to abolish un-Islamic bank interest rates and pull Turkish troops out of the war zone of the mainly Kurdish south-east, where vague talk of “Muslim brotherhood” between Turks and Kurds has won it much support.
Mrs Ciller is standing on a rightwing law and order platform, with leading security chiefs standing beside her as candidates. She has taken tea with religious leaders and is anxious to present herself as a good Muslim. But in Europe she presents the election as a straightforward contest between pro-Western reformers and Islamic fundamentalism.
Her opposition to fundamentalism has won her broad secular establishment support, including that of Cefi Kamhi, an Istanbul industrialist and the first Turkish Jew attempting to enter parliament since 1957. “I see Welfare as the major challenger,” Mr Kamhi says.
Welfare’s leader, Necmettin Erbakan, is vehemently anti-Jewish and has blamed Christian Armenians for Turkey’s social ills.
“Europe is a continent of drug addicts – a cauldron of intrigue and oppression,” Mr Erbakan said recently, describing Welfare’s mission to “forge the world unity of Islam and rescue the West”.
Oguzhan Asilturk, one of 38 Welfare MPs in the 440-seat parliament, refuses to rule out the possible introduction of Islamic sharia law, because, he says, he does not want to hurt the feelings of Welfare’s supporters.
At the municipal level, Welfare has been more restrained – championing headscarves against mini-skirts, promising to ban prostitution, describing ballet as indecent, demolishing “obscene” statues and painting bollards in Istanbul an Islamic green.